Önlenebilir Ölümler Ülkesi Olarak Türkiye

Ölüm, her zaman biyolojik bir son değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal bir olaydır. Kimlerin nasıl, nerede ve ne zaman öldüğü, ölümün toplumsal, kültürel ve siyasal bağlamlar içinde nasıl anlamlandırıldığı; hatta ölüm karşısında kimin, hangi ölümlerin yasını tutmaya hakkı olduğu sorusu modern toplumlarda iktidar biçimini, ölümün yönetimini, dağıtımını ve görünmezliğini açığa çıkarırken toplumdaki derin eşitsizlikleri de ortaya koyar. Bu bağlamda “önlenebilir ölümler” kavramı yalnızca teknik ya da idari eksikliklerden kaynaklanan trajediler değil; aynı zamanda sistematik ihmalin, sınıfsal ayrımcılığın, cinsiyetçiliğin ve kapitalizm altında işleyen bir yönetim biçiminin sonucudur. Türkiye’de depremlerden iş cinayetlerine, kadın cinayetlerinden sağlık sistemine erişemeyen yurttaşlara kadar her yıl binlerce insan, aslında devam etmesi mümkün yaşamlarını yitirmektedir.

Bu ölümler çoğu zaman “doğal”, “kader” ya da “bireysel” olarak çerçevelenmekte; ardında yatan yapısal sorunlar görünmez kılınmaktadır. Medya bu tür ölümleri haber değerlerinden ötürü kısa bir süreliğine görünür kılsa da kısa zaman sonra başka imgeler tarafından gölgelenir. Toplumsal hafıza sürekli olarak “unutmaya” yönlendirilmektedir. Bu nedenle, önlenebilir ölümleri yalnızca birer olay olarak değil; daha geniş bir uygarlık süreci, gösteri kültürü ve duygu politikası bağlamında analiz etmek gereklidir. Bu bağlamda Norbert Elias’ın ölümün bastırılması ve yalnızlaşması üzerine geliştirdiği analizlerle Jean Baudrillard’ın ölümün simülasyonlaşması ve seyirlik hale gelişi üzerine düşünceleri, Türkiye’deki önlenebilir ölümleri anlamak açısından kuramsal bir zemin sunar.

Norbert Elias, “Ölmekte Olanların Yalnızlığı Üzerine” adlı eserinde modern toplumlarda ölümün giderek sahne arkasına kaydırıldığını ve kamusal yaşamdan ayrı tutulduğunu ileri sürer (Elias, 2023: 17). Modern insan, ölüm karşısında yalnız ve izole bir durumdadır. Çünkü toplum uygarlık süreci içinde ölümü bastırmayı, görünmez kılmayı, ona dair duygusal bağları inkâr etmeyi bir norm haline getirmiştir. Elias’a göre bu süreç, yalnızca bireysel bir korkunun ya da savunma mekanizmasının değil, aynı zamanda toplumların ortak duygularının yönetilmesiyle bağlantılı bir siyasal düzendir. Elias’a göre, “İnsan korkularının yönetimi, insanların diğer insanlar üzerindeki hakimiyetinin en önemli kaynaklarından biri olduğu için bir yığın siyasal rejim bu düzlemde gelişmiş ve ayakta kalmıştır.” (Elias, 2023: 44). Bu bağlamda ölüm, yalnızca özel bir deneyim değil, kolektif korkunun merkezine yerleşmiş bir araçtır. Özellikle ölümün kamusal temsili ve onunla kurulan mesafe, yalnızca duygusal değil siyasal bir tercihe işaret eder. Ölüm, korkunun siyasallaştırılmasında ve yönetilmesinde özel ve ayrıcalıklı bir yere sahiptir: Medyada “Kaç kişi öldü?” sorusu ile sınırlı kalan temsiller, bireysel yası kolektif kayıtsızlığa dönüştürür. Ölümle yüzleşmek yerine onu sessizleştiren toplumlar, yalnızca ölüye değil, geride kalanlara da susmayı dayatır. Bu nedenle, yas tutma ve hatırlama gibi simgesel pratikler de sistematik olarak bastırılır; böylece toplumsal hafıza, ölüm karşısında siyasal körlüğe yöneltilir.

Norbert Elias’ın, ölümün modern toplumda bastırılması ve görünmezleştirilmesi üzerine geliştirdiği analizler, Jean Baudrillard’ın düşüncelerinde yeni bir boyut kazanır. Elias için ölüm, sahne arkasına çekilen bir gerçekliktir; Baudrillard ise bu bastırılmayı, gösteri ve simülasyon düzeyinde yeniden üretildiğini savunur. Ölüm artık yalnızca görünmez değil; aynı zamanda gerçekliğini de yitirmiştir. Jean Baudrillard, “Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm” adlı eserinde, modern toplumun ölüm karşısındaki çelişkili tavrını, ölümün simgesel değerini yitirmesi ve yerine yapay bir temsil düzeninin geçmesi üzerinden değerlendirir. Ona göre modern toplum, ölümü sistemin dışına taşımış; geleneksel olarak yaşamın merkezinde yer alan ölüyü artık şehir dışındaki hastanelere, bakımevlerine ve sterilize edilmiş mezarlıklara göndermiştir. Bu durum, yalnızca mekânsal değil, aynı zamanda simgesel bir uzaklaşmadır. Baudrillard, bu çelişkiyi şöyle dile getirir: “Modern ve burjuvaziye özgü akılcılıkta ölüm konusunda bir paradoks vardır. Ölümü, kutsallıkla ilişkisi olmayan, doğal ve tersine çevrilmesi olanaksız bir şey olarak görmek tam bir Aydınlanma dönemi davranışıdır. Oysa bu düşünce, burjuva akılcılığının ilkeleriyle tam bir çelişki içindedir: bireysel değerler, sınır tanımayan bilimsel gelişme, her alanda egemenlik altına alınan doğa. ‘Doğal bir olgu’ya dönüştürülerek etkisiz kılınan ölüm, giderek büyüyen bir skandala benzemektedir” (Baudrillard, 2001: 287). Bu alıntı, modernliğin ölümü yalnızca doğallaştırarak değil, aynı zamanda duyarsızlaştırarak kontrol altına aldığını gösterir. Ölüm, artık bir “olağan olay” haline getirilmiş; bu yolla toplumun onunla yüzleşmesi engellenmiştir. Böylece Elias’ın tarif ettiği bastırma, Baudrillard’ın analizinde hem mekânsal hem de düşünsel olarak ölümü sistemin dışına atan bir simülasyona dönüşür.

Bu kuramsal zeminler çerçevesinde, Türkiye’deki önlenebilir ölümler, yalnızca teknik ya da bireysel hataların sonucu olarak değil; yapısal ihmallerin ve toplumsal duyarsızlaştırmanın yeniden üretildiği örüntüler olarak değerlendirilebilir. Bu örüntülerin en yıkıcı biçimde ortaya çıktığı olaylardan biri, 6 Şubat 2023’te meydana gelen Maraş merkezli depremlerdir. Bu depremler yalnızca bir doğa olayı değil; sistemli denetimsizlik, imar afları, afet planlamasının yetersizliği ve devletin örgütsüzlüğüyle birleşerek bir felakete dönüşmüştür. Yüz bini aşkın insanın yaşamı doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenmiş, on binlercesi ölmüştür. Bu ölümler, teknik olarak “doğal afet” şeklinde sunulmuş; ancak bu anlatı, gerçek sorumluluğun görünmezleştirilmesi işlevi görmüştür.

Elias’ın bastırılmış ölüm tanımı burada açıkça görülür: Yas süreci bastırılmış, kamusal yüzleşme engellenmiş, toplumsal öfke “millî birlik” söylemleriyle etkisizleştirilmiştir. Baudrillard’a göre ise medyada tekrar eden yıkım görüntüleri ölümün simüle edilmesini sağlamış, gerçek ölümler görselliğe indirgenerek duyarsızlık yaratılmıştır. Deprem sonrası dolaşan görüntüler, bir “ulusal travma” üretmekten çok, kısa süreli bir etkiyle sonra başka bir krize yer açan bir medya döngüsü haline gelmiştir.

Benzer bir örüntü, bu kez kurumsal ve sektörel ihmalin merkezde olduğu İliç maden felaketinde gözlemlenir. 13 Şubat 2024’te, Erzincan’ın İliç ilçesindeki altın madeninde meydana gelen liç yığınının kayması sonucunda 9 işçi göçük altında kalarak hayatını kaybetmiştir. Bu olay, Türkiye’de işçi ölümlerinin neredeyse “olağanlaştırıldığı” bir iş cinayeti modelinin güncel ve acı bir örneğidir. Kazanın ardından madenin çevresel ve iş güvenliği açısından daha önce birçok kez uyarılmış olması, bu ölümlerin “kazadan çok cinayet” niteliği taşıdığını ortaya koymaktadır.

Elias, burada ölmekte olan bireyin yalnızlığından değil; sistemin işçiyi ölümün içine terk ettiği bir düzenden söz eder. Bu tür ölümler yalnızca fiziksel değil, simgesel olarak da sessizleştirilmiştir. Çoğu zaman medya, işçinin adı yerine “facianın bilançosu”nu verir. Baudrillard ise bu ölümlerin simülasyon sisteminde işlenen ama asla sorumlusu sorgulanmayan medya olaylarına dönüştüğünü belirtir. Günlerce süren “arama çalışmaları” haberleştirilir; ancak bu sürecin siyasi arka planı görünmez kalır. “İnsan hayatı değil, kurtarma operasyonunun görsel düzeni” odakta tutulur.

Yapısal ihmalin ve bastırmanın en süreğen biçimi ise kadın cinayetlerinde kendini gösterir. Her yıl yüzlerce kadın, Türkiye’de erkekler tarafından öldürülmektedir. Kadın cinayetleri çoğu zaman bireysel “aşk cinayeti”, “tutku”, “namus” gibi nötrleştirici söylemlerle medyada sunulur. Bu söylem biçimi, kadınların maruz kaldığı yapısal şiddeti ve devletin koruma görevini yerine getirmemesini görünmez kılar.

Norbert Elias’ın ölümün bastırılması analizi burada, kadının ölü bedenine toplumsal bir anlam yüklenmemesiyle ilişkilidir. Bu ölümler, bireysel trajediler olarak sunulurken ardındaki patriyarkal yapılar sorgulanmaz. Jean Baudrillard’a göre ise bu cinayetler medyada simülasyon haline gelir: Emine Bulut’un öldürülme anının yayınlanması gibi örnekler, ölüme dair bir gerçeklik üretmez; aksine seyirlik bir ölüm imgesi yaratır. Bu simülasyon düzeni içinde failin silikleşmesi, adalet talebinin görünmezleşmesi kaçınılmazdır.

Sonuç olarak, önlenebilir ölümler karşısında devletin rolü yalnızca koruyucu ya da düzenleyici bir kurum olarak eksik kalmasından ibaret değildir; aynı zamanda bu ölümlerin nasıl temsil edildiği, nasıl konuşulabildiği ve hangi ölümlerin toplumsal hafızada yer bulabildiği soruları da doğrudan devletin politik tercihleriyle ilgilidir. Neoliberal güvenlik rejimlerinin ve otoriter yönetim pratiklerinin egemen olduğu Türkiye bağlamında devlet, ölümün mekânsal, söylemsel ve siyasal düzeyde bastırılmasında başat bir aktör haline gelmiştir. Yas ilan etmemenin kendisi bir politika biçimi, sessizliğin yönetimi ise bir iktidar tekniğidir.

Kaynakça:

Baudrillard, J. (2001), Simgesel Değil Tokuş ve Ölüm (ss. 217-340), Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi

Elias, N. (2023), Ölmekte Olanın Yalnız Üzerine, İletişim Yayınevi

  • Esma Görmez

    Önerilen Yazılar

    COĞRAFİ KEŞİFLERDE “UYGAR” VE “BARBAR” KADIN TASAVVURU

    Bedenin Coğrafyası: Çıplaklık ve Korse Arasındaki Uçurum     Günümüzde çeşitli araştırmalarda, görsellerde ve eleştirilerde “uygar” ve “barbar” ayrımı üretilirken karşımıza belirli imgeler çıkıyor. Bunların arasında benim açımdan en dikkat…

    devamını oku
    Vaftiz Esaret

    Yaşanmamış bir bütün Sözün yarım kalışıyla Kararır haykırışlar Yenilenen ömürlerle inat gibi Günah gibi Sırf namusuna değer diye Düzeltilmiş bir kurallar bütünü Doğumun masumiyeti Büyümenin vaftiziyle son bulur Bir nizam…

    devamını oku