Gündelik hayatın kendisinin görmek olduğunu söylemek pek yanlış bir tanımlama olmaz. Görmekten kasıt yalnızca fiilen bakma eylemi değildir. Arka plandaki akışı, ne olup bittiğini, gündemi takip etmek, kentin dar sokaklarını ezberlemek veya uzandığımız yerden yapmış olduğumuz bir zihin egzersizi olabilmektedir. Hepsi birer bakma eylemidir. Lefebvre “görüntüler değişir, bakış kalır” diyerek görüntülerin değişebildiğini fakat bakma ediniminin kalıcı olduğunun aktarır (Lefebvre, 2020). Bu bakma eylemi içinde gündelik hayatımızın her anında görsel imgelere maruz kalırız. “İmgeler yeniden yaratılmış veya yeniden üretilmiş birer görünüm olabilmektedir” (Berger, 2023). Ve de “Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir” (Berger, 2023, s.7). Gündelikliğin içinde sıradanlaşmış veya rutinleşmiş olan bu imgelere farkında dahi olmadan bakıp dikkat etmemiz elden bile değildir. Kısaca gündelik hayatı görsel imgesiz düşünmek imkansızdır. Ve ben okula giden bir günümü -dikkatimi çeken imgeler ışığında- çektiğim dört kare fotoğraf ile anlatabilmeyi istiyorum. Gündelik hayatın bazı izleri gözükmezken yazımda bu izleri görünür kılmak istiyorum.
İstanbul’da yaşayanların gündeliklerinde yolda olmak önemli bir yere denk düşer. Bir planımız olduğunda, gideceğimiz yere dair ilk aklımızdaki fikir; trafik olup olmadığı ya da nasıl seyahat edeceğimiz olmaktadır. Ankara’da yaşadığım bir yıllık süreç boyunca dışarı çıkacağım zaman düşündüğüm ilk şey hiçbir zaman trafik olmadı. Kısaca İstanbullular için yolda olmak, trafikte olmak önemli bir yere denk düşer. İşten eve, evden okula, parka, vapura derken yollar kaos ve koşturma içinde geçer. Bende Gazi Mahallesi’nden çıkıp Bomonti’ye gelerek bu koşturmanın birer parçasıyım.
Bomonti’ye gelirken dikkatimi çeken görsel imgelerin, kendi zihin dünyamla doğrudan alakalı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir şey ilgimizi çektiğinde, ya daha öncesinde hiç görmediğimiz bizim için şaşırtıcı bir şeydir ya da bizim için hayatımızın o kadar gündelik parçasıdır ki algılarımız onlara yönelir. Yolculuğum esnasında görselleri çekerken ne kadar fazla uyarıcıya, mesaja maruz kaldığımızı daha net bir perspektiften anlama fırsatı buldum.
Yas Tutan Apartman

Osmanbey metrodan çıktıktan sonra avare avare dolanarak okula varmak istedim. Sebat Apartmanı’nın önünden geçerken Hrant Dink’i yad ettim. Bir yaşam alanı olarak inşa edilen bir yapının, belleğimizde yasla beraber nasıl yeniden inşa edildiğini anladım. Hrant’ın mesleğini o apartmanda icra ettiğini bilmeyen birisi için mimarisi güzel, şık tasarımlı bir apartman gibi görünür. Fakat o apartmanın önünde katledildiğini bilenler için yasın bir mekanla buluşması, bir anma yeridir. “Yas insana ne olduğunu şaşırtarak- “Ben kim ol-dum?”, hatta “Benden geriye ne kaldı?”, “Ötekinde kaybettiğim şey nedir?” – “ben”i bilmezlik içinde konumlandırır” (Butler, 2018, s.45). Kaybettiklerimizi bir mekânın hafızasında saklar ve ömür boyu süren, sonsuz bir yasa dönüştürür. Mekâna her baktığımızda hafızamızda tekrar tekrar hatırlanır.
“Yatakta İyiyiz!”
Kentin duvarları, duvar yazıları, afişler, çizimler… Kentin duvarlarında gündemde olan her şey gizidir ve bu durum bence büyüleyici. Bir sürü üst üste damgalanmış, boyanmış bir duvara baktığımda belki bir hafta belki birkaç yıla dair olan her şeyi görebiliyorum. Her şeyden kastım; bazen reklamlar, bazen dernek afişleri, iş ilanları, bazen de kayıp ilanları… “Kültürel üretim alanı olan kent uzamı, iktidarın izdüşümlerini yansıtmaktadır. İktidar ve özne arasında gündelik hayatın her alanında yaşanan hegemonik karşılaşmalar açısından kent önemli bir mücadele alanıdır. Egemen ve tek tipleştirici iktidarın bir yansıması olarak kültür de kent içerisinde inşa edilmektedir” (Yılmaz, 2017, s.10). Bu kültür duvar yazılarında, afişlerde, reklamlarda kendine yer edinir.

“Reklam, kültür endüstrisinin yaşam iksiridir” (Adorno, 2021, s.101). Reklamlar, kültür endüstrisinin yaşam iksirleri olduğu kadar gündelik hayatında ayrılmaz parçalarından biridir. Evden okula, okuldan, eve, işten eve ya da herhangi bir yere gidip gelirken her anımızda reklamlarla karşı karşıya kalırız. Reklamlar bizler için uyarıcı nitelik taşır. Ve gündelik hayatımızda en sık rastladığımız görsel imgelerden biri olabilmektedir. “Yaşadığımız kentlerde hepimiz her gün yüzlerce reklam imgesi görürüz. Karşımıza bu denli sık çıkan başka hiçbir imge yoktur. Tarihte başka hiçbir toplum böylesine kalabalık bir imgeler yanı böylesine yoğun bir mesaj yağmuru görmemiştir insan bu mesajları aklında tutabilir. Ya da unutabilir, ama gene de okumadan görmeden edemez bir an içinde olsa bu mesajlar belleğimizi imgeleme, anımsama ya da beklentiler yoluyla uyarırlar. Reklam imgesi anlıktır” (Berger, 2023, s.129).
Bomonti’ye giden sokağın hemen yanında gördüğüm duvarda her şeyin toplamı gibiydi. Hemen fotoğrafını çektim. İlgimi çeken ilk şey “Yatakta iyiyiz!” yazısıydı. Çünkü “Dünya giderek daha çıplak ve müstehcen bir hal alıyor” (Han, 2022, s.38). Sonrasında baktığımda yatak firmasına ait bir reklam olduğunu öğrendim. “Reklam, sadece bir tüketim ideolojisi sunmakla kalmaz; tüketici kimliğiyle doyuma ulaşan, kendini edimler yoluyla gerçekleştiren ve kendi imgesiyle (veya idealiyle) örtüşen tüketici “ben”in bir tasarımını sunar” (Lefebvre,2020, s.104)
Duvardaki reklamlardan; TAG , İstanbul içi yolculukta taksiye rakip olarak çıkmaktadır. TAG hukuki yönden taşıma yapma hakkına sahip değil fakat yasal olmayan yollardan korsan olarak taşımacılık yapmaktadır. Taksinin karşısında yerini alan TAG, sahibinin radikal söylemleriyle zihnimde canlandı. Duvarlarda, sosyal medyada, otobüs duraklarında, her yerde kendi TAG’a ait reklamları görmemiz mümkündür. Kendine ait meşru bir alan ve iş yaratma çabası alttaki nedendir. Görünür olmaya çalışır. Reklamlar gündemden asla bağımsız değillerdir. “Reklamcı gereksinimleri üretir mi? Kapitalist üreticinin hizmetinde, arzuyu şekillendirir mi? Ne olursa olsun, reklam olağanüstü bir güce sahiptir. Tüketilebilir ürünlerin birincisi reklamın kendisi değil midir?” (Lefebvre, 2020, s. 71).
“Kadın Cinayetleri Politiktir!”
Bomonti’de işim bitmişti, her gün geçip gittiğim yoldan geçerek metrodan Fındıklı’ya geçecektim. Geçemedim. Ya da ben geçebilenlerdenim fakat Bahar o yoldan gelip geçemedi. En temel yaşam hakkı, sokak ortasında canice ondan alındı. Yaşam alanı olan, hayatın kendisi olan sokak; Bahar’ın da katledildiği yer oldu. Yalnızca iyilikler, şenlikler değil; gündelik hayatta şiddette, faillikte ve ne yazık ki katillikte yeniden üretilir. Bazen yanı başımızda olur, bazen duyaruz, görürüz, işitir… Bir gün bizim de başımıza gelebilir deriz. İstanbul Sözleşmesi yaşatır deriz fakat ne kadar ses olsak da başkaları için kuru gürültü oluruz. Direnmeye, çabalamaya devam ederiz. Gündelikliğin içinde, kaosta yaşamaya devam ederiz. Henry Lefebvre, kadının gündelik hayattaki yerini şöyle tanımlamaktadır:
Gündelik hayatın ağırlığı kadınların üzerindedir. Kadınlar var olan durumu tersine çevirerek gündelik hayattan bir çıkar sağlayabilirler; ancak her durumda bu yükü taşımaya devam ederler. Birçok kadın bu ağırlığın içinde tutsak kalır. Kimileri için düşünmek, kaçmak demektir; artık görmemektir, çamura battığını unutmaktır, onları dibe çeken yapışkan kütleyi artık algılamamaktır. Kadınların ikameleri vardır; kadının kendisi bir ikamedir. Erkeklerden, insanlık durumundan, hayattan, tanrılardan ve Tanrı’dan şikayetçidirler. Ancak hep ıskalarlar. Kadınlar gündeliklik içinde hem öznedirler hem de gündelik hayatın kurbanlarıdırlar, dolayısıyla nesnedirler, ikamedirler (güzellik, dişilik, moda, vs.); üstelik, ikamelerin çoğalmaları kadınların aleyhinedir. Kadın aynı zamanda hem alıcı hem de tüketicidir hem metadır hem de metanın simgesidir (reklamlardaki çıplak beden ve gülümsemedir). Gündelik hayat içindeki durumlarının belirsizliği (ki bu da gündelikliğin ve modernliğin parçasıdır), anlamaya giden yolu onlara kapatır ( Lefebvre, 2020, s. 91-92).

İmgeler ve Devrim

Kentin olağan akışında her gün gördüğümüz belki sıradan olarak adlandırabileceğimiz araçlar; bir sembol, tahakküm aracı veya statüyü temsil eden bir nesne olabilir. Bu yüzden Fındıklı’dan çıkıp eve doğru yol alırken kırmızı araç ilgimi çekti. “Araba, toplumsal statünün, prestijin sembolüdür. Onda, her şey düştür ve simgeciliktir; konforun, gücün, prestijin, hızın simgesi ve düşüdür. Pratik kullanımının yanında bir gösterge olarak tüketilir. Nesne büyülü hale gelir. Araba, (diliyle, söylemleriyle, retoriğiyle) anlamlı bir bütün içindeki anlamlı bir nesnedir” ( Lefebvre, 2020, s.123).
Peki jantlarla kaplı bir şahin ne anlam ifade eder, son model bir Ferrari veya bir Togg? Her arabanın markası dahi başka bir toplumsal sınıfı veya olguyu işaret etmektedir. Bazen bir araba markası olarak değil, arabanın arkasındaki bir sembol, bazen ön camda bulunan bir fotoğraf, bazen de bir imzada saklıdır. Fındıklı’dan Beşiktaş’a giderken otobüsün camından gördüğüm minik arabanın arkasındaki Che’nin fotoğrafı, Küba’daki devrimin İstanbul’daki bir aracın üzerinde, gündelik hayatta nasıl yeniden inşa edildiğinin sembolüdür. Biz de buradayız demektir.
Sonuç Yerine
Gündelik hayat yalnızca tek bir alan anlamına gelmez. Gündelik olan, insana dair her şeyi içinde kapsar ve inşa eder. Toplumsal cinsiyet, şiddet, yas, siyaset, ekonomi… Birçok şey ona içkin onun içindedir. Bütün her şeyin toplamıdır kısaca. Görünen ve görünmeyenin iç içe geçişidir. İmgesel olanın daha görünür olma çabasıdır.
Gördüklerimizi bazen birilerine anlatarak, bazen saklayarak, bazen sosyal medyada gönderi olarak atarak, birbirimizle paylaşırız ya da kendimizle. Bu fotoğrafları çekerken genellikle çok anlık, dürtülerle hareket ederek çektim. İnsanları çekmek istemedim; hem onların özel hayatını ihlal etmek istemediğim için ve daha çok ilgimi duvarların, yapıların, yazıların çektiğini fark ettim. Bizler bu kent içinde yaşama tutunuyoruz fakat yaşadığımız süre boyunca çevremizi yıkıp bir yandan da yeniden inşa ediyoruz. Ve bence insanların fotoğrafını çekmektense yaptığımız şeyleri çekmek, topluma büyüteçle bakmak gibi. “Neden bu dijital çağda hâlâ afiş asıyoruz?” sorusunu sormak gibi. Şenliği, nostaljik olanı yeniden yaşatmak gibi.
Gördüğüme tekrar bakmak; arka planda görmediğim her şeyi sorgulamama neden oluyor. Bir apartmanın önünden geçerken ne hissettiğimi düşünmek? Yas üzerine daha çok düşünmeme neden oluyor. Duvarda gördüğüm reklamlar, istemesem de bu neoliberal çağın öznesi ve nesnesi olduğumu tekrar bana hatırlatıyor. Nasıl bir yüzyılda yaşıyorum, ne içindeyim, nasıl bir çağdayız? Bu soruları sorgulamama neden oluyor. Güne yine bir kadın cinayetiyle uyanıyor olmak, daha çok sinirlenmeme, öfkeden köpürmeme, bizden alınanlara, hakkımızı gasp edenlere sayıp dökmek ile geçiyor. Fakat her şeye rağmen trafiğin içindeki kırmızı bir aracın arka tarafında gördüğüm bir imge ile devrimin hiçbir zaman kolay olmadığını hatırlatıyor.
Devrim deyince aklımıza yalnızca bir rejimin yıkılması değil; hakkın elde edilmesi, bir düşüncenin değiştirilmesi, bir kurumun dönüşmesi de gelebilmelidir. Çünkü devrim yalnızca hiçbir zaman siyasi bir anlam taşımaz. Bazen duygularda gizlidir, kitaplarda, konuşmalarda, gazete yazılarında, bazen dayanışma mutfağında yapılmış bir kekte. Ve modern gündelik hayatta gündelikliğin içinde saklıdır.
KAYNAKÇA
Adorno, T.W., Kültür Endüstrisi. Metis Yayınları. İstanbul.
Berger, J. (2023). Görme Biçimleri. Metis Yayınları. İstanbul.
Butler, J. (2018). Kırılgan Hayat: Yasın ve Şiddetin Gücü. Metis Yayınları. İstanbul.
Han, B. C. (2022). Eros’un Istırabı. Metis Yayınları. İstanbul.
Han, B. C. (2024). Sürünün İçinde: Dijital Dünyaya Bakışlar. İnka Kitap. İstanbul.
Kurtar, S. (2013). Bir şehir filozofu olarak Henri Lefebvre ve gündelik yaşam sanatı. İdealkent,
4(10), 200-219.
Lefebvre, H. (2020). Modern Dünyada Gündelik Hayat. Metis Yayınları. İstanbul
Yılmaz, G. G. (2017). Gündelik Hayat Sosyolojisinden Kente ve Kültüre Bakmak; Certeau‟cu Bir Taktik Alanı Olarak Kent. Sosyal bilimlerde kültür tartışmaları içinde. Gece Kitaplığı.
*Öne çıkarılan görsel:https://www.onaranlarkulubu.com/proje/onaranlar-kulubu-x-bomonti-kendine-has-hackleme-atolyesi/


