Türkiye’de Feminist Hareket: Yeni Bir İtiraz Döngüsünün Öncüsü

Üç yılı aşkın bir süre önce, uluslararası medya “Türkiye Baharı”nın gelişini ilan etmişti. 2013 Mayıs ve Haziran’ında Taksim Meydanı’nda patlak veren toplumsal hareket, bir “devrim” ya da “Türkiye’nin 68’i” olarak yorumlandı. Bu hareket, mevcut iktidarın otoriter yüzünü açığa çıkarırken, muhalefetin yeni bir ses ve beden kazandığı bir dönemin de işaretiydi. Çünkü bu “yeni”lik aslında uzun süredir var olanın su yüzüne çıkmasıydı: Gezi Parkı direnişi gökten zembille inmedi ve sonrasında buharlaşmadı. Ölümcül şiddete, ülkenin içine sürüklendiği baskı ortamına rağmen kök saldı ve çeşitlendi.

Türkiye örneği, Batı-merkezli indirgemeci analizlerin ve determinist kuramların, karmaşık sosyal süreçleri kavramadaki yetersizliğini gözler önüne seriyor. Mesela kolektif eylemin sınırlandığı otoriter koşullarda, muhalefetin nasıl örgütlenebildiğini ve hem coğrafi hem de toplumsal düzeyde nasıl yayılabildiğini ortaya koyuyor.[1]

Bir soykırımın ve çeşitli katliamların ardından inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti, başından itibaren milliyetçi ve militarist bir siyasal sistem olarak şekillendi; meşruiyetini ise mitolojik ve dinsel söylemlerle pekiştirdi. Ancak tüm baskı aygıtlarına rağmen, devlet toplumsal muhalefetin ortaya çıkışını, yayılmasını ve yeni biçimler almasını engelleyemedi. Son otuz yılda, iç ve dış gerilimlere, muhafazakâr hükümetlerin uyguladığı devlet şiddetine karşın, toplumsal mücadele alanı dönüşüme uğradı. Geleneksel muhalefet biçimlerinin yerini çoğulculuğu, yaratıcılığı ve direngen pasifizmiyle öne çıkan yeni muhalefet formları aldı.

Bu dönüşümde feminist hareket kilit bir rol oynadı. 1980’lerin sonlarına doğu, feminist hareketin başlattığı örgütsel, ideolojik ve eylem biçimlerine dair yenilikler, toplumsal muhalefetin diğer aktörleri tarafından da benimsendi ve harekete geçirildi. Bu makale, tahakküm ilişkilerinin kesişimlerini kavrayan feminist hareketin toplumsal mücadelelerin itici gücü olabileceğini ortaya koymayı amaçlıyor. Öncelikle hareketin tarihsel seyri boyunca Türkiye’nin modernleşme sürecinin milliyetçi ve militarist yönleriyle olan karşılaşmasına değinecek; ardından bu karşılaşmanın, mücadele alanını nasıl genişlettiği ve yeniden canlandırdığı göstermeye çalışacaktır.

Biz Atatürk’ün Evlatları Değiliz

Türkiye’de feminizmin kökleri tarihsel olarak çok daha gerilere uzansa da toplumsal bir hareket olarak varlığı yalnızca son kırk yıla dayanıyor. Kırk yıl önce, yani 1980’lerde “beklenmedik” bir şekilde ortaya çıkışı, Türk ulus-devletinin temellerini sarstı. Bu sarsıntı bugün de sürüyor.

Feminist araştırmalar sayesinde, bugün, Osmanlı elitinden kadınların, onların adlarına konuşan erkeklere karşı söz aldıklarını, eleştirilerini ve taleplerini dile getirdiklerini biliyoruz. [2] Türkiye’de feminizmin tarihi, paradoksal biçimde, Kemalist patriyarkanın ne denli güçlü olduğunu ve onun kalıplarını yıkmanın gerektirdiği çabayı ortaya koyuyor. Bu tarih, 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında, Osmanlıca, Ermenice, Yunanca, Kürtçe, İbranice dillerinde yayın yapan ve feminist söylemler taşıyan yaklaşık kırk kadar dernek ve dergiyle başladı. [3] 1913 yılında Kadınlar Dünyası dergisindeki şu ifadeler feminist düşüncenin gelişimine dair önemli ipuçları veriyor: “Bazı erkekler bizi savunuyor, teşekkür ederiz. (…) Ama lütfen bizi rahat bıraksınlar.” [4]

Bu canlı ve renkli dinamik, ilk darbeyi 1915 soykırımıyla aldı ve ardından gelen etnik kırımlarla hareket, “gayrimüslim” kurucularından uzaklaştı, Türkleşti. Bu süreçte kozmopolit imparatorluk yerini, pozitivizm ve sosyal Darwinizmden ilham alan modernleşmenin eşliğinde tekçi bir ulus-devlete bıraktı. Harap olmuş ve önemli bir nüfustan arındırılmış bir coğrafyada Türk ulusunun inşası etno-dinsel temelli bir anlayış üzerinden gerçekleşirken, kadın kurtuluş mücadelesi de kozmopolitliğini kaybetti. Eğitimsel, dinsel ve siyasal stratejiler yoluyla zorla empoze edilen yeni ulusal kimlik içinde kayboldu.

Kolay olmadı bu kayboluş. Hareketin içinden gelen bazı Türk kadınlar 1924 yılında İlerici Kadınlar Partisi’ni kurdular. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosu kadınların bağımsız örgütlenmelerine kesin biçimde karşı olduğundan, parti kısa sürede yasaklandı ve öncüleri siyasetten dışlandı. Kadın kurtuluş mücadelesinde yer almak isteyen kadınlar, Latin Amerika’daki bazı “ulusal devrimler”de olduğu gibi siyasal alandan uzaklaştırılarak sosyal hizmet alanlarına yönlendirildiler. Diğer yandan Yeni Cumhuriyet, kadınlara devrimsel haklar tanıdı. Öncelikle eğitimin ve çok sayıda mesleğin kapılarını onlara açtı. 1925’ten itibaren oy kullanma, 1938’de ise seçilme hakkıyla birlikte kadınlar, tek partili sistemde yani Cumhuriyet Halk Partisi’nde (CHP) yer buldular; milletvekili, belediye başkanı ya da yerel yönetici oldular. Şirin Tekeli’ye göre dönemin yöneticileri, “1930’da kadın haklarını çok partili hayata geçiş konusundaki cılız denemesinin başarısızlığını gizlemek için kullandılar.” [5] Deniz Kandiyoti’nin ifadesiyle, “Kadınlar, aktif biçimde katıldıkları projenin rehinesi hâline geldiler.” [6] Yani peçeyi ve geleneksel kıyafetleri kısa ve düz eteklerle değiştiren eğitimli kadınlar, yeni Cumhuriyet’in simgesi hâline geldiler. Geleneksel değerlerle yeni toplumsal sorumluluklarını “uyumlu” bir şekilde birleştirdikleri varsayılan “Cumhuriyet kadınları”, gerçekte hem kamusal hem özel alanda belirlenmiş rollere yerleştirildiler. Atatürk’ün manevi kızlarının yaşam öyküleri, dönemin kadın politikasının ataerkil doğasını açıkça gözler önüne serer.

Yarım yüzyıl sonra, feminist hareket bu görünürde özgürleşmeyi — ataerkil bir rejimin milliyetçi hedeflerine hizmet eden bir araç olarak — ifşa etti ve toplumsal düzenin tamamını ilk kez sorguladı. Savaş kahramanı ve savaş pilotu Sabiha Gökçen’in şahsında cisimleşen bu sembolik modele sırt çevirmek bile, Hannah Arendt’in de dediği gibi, “yeni bir süreci başlatmak” için yeterli oldu. [7]

“Eylülcüler” ya da “hain kızlar”

Feminist hareketin geç ortaya çıkmasının sebeplerinden biri “kadın meselesi”nin Türk milliyetçiliği tarafından sahiplenilmesi ise diğeri de kuşkusuz 1960 ve 1980 yılları arasında toplumsal mücadele alanına hâkim olan sol hareketin yaklaşımı oldu. Baskıya karşı radikalleşen bu hareket, muhalefet repertuarının yazımında önemli bir rol oynayarak, tüm siyasal muhalefeti bir araya getirdi ve davaları merkezileştirdi. Bu ortamda, Mayıs 68’in rüzgarları Türkiye’deki mücadele alanına sızamadı. Batı’da sosyaldüzen, önüne çıkan her şeyi altüst eden bir sosyal devrimle sarsılırken [8] Türkiye’de başka bir “devrim” havası esti; devlet baskısı, devrimci sol hareket ile devlet arasında bir kutuplaşma yaratarak bu hareketin muhalif alan üzerindeki hegemonyasına katkıda bulundu. Kadınların özgürleşmesini işçi sınıfı devrimine koşuyan sol hareketlerin o dönemki yapısı toplumsal cinsiyet perspektifiyle [9] incelendiğinde, işleyen ataerkil mekanizmeların eşitlik söylemleriyle gizlendiği görülür. Yani 1960’larla birlikte “cumhuriyet kadını” modelinin yerini “devrimci kadın” modeli aldı.

12 Eylül 1980 askerî darbesi; sertliği, kapsamı ve ardından kurulan rejimin istikrarı bakımından ülkenin yakın tarihinde bir kırılma noktası oldu. Daha sonraki kuşakları derinden sarsarak travmatize eden bu felç dönemi, iki büyük değişikliğe tanıklık etti: devrimci solun yenilgisi ve yeni bir toplumsal muhalefet döngüsünün doğuşu. Gilles Dorronsoro’ya göre; 1980 darbesinin yaşandığı sene, “siyasi habitusu [10] değiştiren bir sıfır yılı” olarak kolektif eylem biçimlerinde büyük bir dönüşüm yarattı. [11] Bu dönüşüm ise feminist hareketin ortaya çıkışı sayesinde gerçekleşti. Yaratıcılarının bir çoğu, daha önce sadece nadiren sorumluluk pozisyonlarında yer aldıkları sol hareketlerden geliyorlardı ve bu dönemden pek de iyi anılarla ayrılmamışlardı. Psikolojik olarak yıpranmış olsalar da, özellikle cezaevlerindeki baskılara ve tüm insan hakları ihlallerine karşı mücadele ettiler ve bu sayede artık kadınlar olarak yaşadıkları deneyimleri paylaşabildikleri ve çeşitli örgütlerdeki toplumsal cinsiyet ilişkileri üzerine birlikte düşünebildikleri alanlar yarattılar. Bu sorgulama deneyimi kısa zamanda “bilinç yükseltme grupları” içinde devam etti ve yurt dışında eğitim görüp ülkeye dönen 1970’li yılların Avrupa’daki feminist hareketlerle tanışmış, etkilenmiş genç kadın entelektüellerin katkılarıyla beslendi.

Ayşen Uysal’a göre, 1980 darbesini takip eden baskı “daha az riskli ya da aksine yasa dışı ve şiddet yanlısı eylemler dizilerine geçiş” e yol açtı.[12] Sol ve Kürt hareketlerini hedef alan bu baskı, onları radikalleştirirken; alışılmadık ve henüz siyasi tehdit olarak görülmeyen bir dava öneren feminist hareket, örgütlenmek için “daha az riskli” bir alan buldu. Ciddiye alınmamak, feminist öncüler için riski ve maliyeti azalttı, bu da onların dikkat çekmeden örgütlenmeleri için bir fırsat yarattı. Tabii baskının belli grupları hedeflemesi, geri kalan nüfusun demokratik bir ortamdan yararlandığı anlamına gelmiyordu: gösteri yasakları, kolektif eylemlere yönelik yargı kısıtlamaları herkes için geçerliydi, feministler de dahil. Ama bu yeni hareketin öncüleri, katı yasalara karşı yeni eylem biçimleri geliştirdiler: açık hava basın toplantıları, medyatik kişiliklerin katılımı ya da hükümete mektup gönderilmesi gibi. Böylece, daha önceleri özel alanın konusuna giren cinsellik, beden, evlilik, üreme ve aile gibi konuları siyasi sahneye taşımayı başardılar. Yüz binlerce insanın hapiste olduğu bir dönemde gerçekleşen bu başarı, çeşitli suçlamalara yol açtı: kemalist reformların yetersizliğini eleştirme cesareti gösteren feministler “Eylülcüler” ya da “hain kızlar” olarak nitelendirildiler.[13] Ama suçlamalar, yeni hareketin içindeki yakınlıklarını güçlendirmekten başka bir işe yaramadı. Küçük gruplar kısa zamanda toplumsal harekete dönüştü. Bu hareket, toplumsal mücadele alanını dönüştüren güçlü bir aktör olarak, ülkenin muhalefet tarihine derin izler bıraktı. Yalnızca yeni politik eylem biçimleriyle değil, aynı zamanda görünür kıldığı yeni mücadele alanlarıyla da, son on yılların toplumsal muhalefet döngüsünün merkezine yerleşmiştir.

Baskıya rağmen devrimsel dönüşüm

Feminist hareket, 1990’lardan itibaren çeşitli ekolojist, özgürlükçü, antimilitarist ve LGBT hareketlerinin ortaya çıkmasına öncülük eden bir döngünün başlatıcısı oldu. Örneğin, “özel olan politiktir” tespiti, politik alanda görünür hale gelirken, LGBT hareketi feminist bir çerçeve içinde örgütlenmeye başladı ve “anti-heteroseksist” aktivistleri bir araya getirdi. Türkiye’nin modernleşme sürecine ve geçmiş sol harekete yönelik benzer eleştiriler geliştiren yepyeni gruplar “bilinmeyen” iktidar ilişkilerini açığa çıkardılar. Tahakküm, şiddet, militarizm, otorite kavramları üzerinden gelişen bu yeni tartışma alanında geliştirilen analizler, ideolojik, örgütsel ve politik tekelin yapıbozumunu mümkün kılarak, düşünsel özgürlük sınırlarını geliştirerek, toplumsal mücadeleler alanında yeni bir “kelime dağarcığını” [14] doğurdu. Böylece, Türkiye toplumsal mücadeleler alanı çoğul bir yapıya kavuştu.

Türkiye’deki baskı rejiminin özgünlüğü, cumhuriyetçi vatandaşlığın anayasal tanımında yatmaktadır: etnisite, yaşam tarzları ve giyim kuşam biçimleri, cinsiyetler arası ilişkiler gibi tüm alanlarda tekçilik (monizm) hâkimdir. Hakim normlardan sapan herkes derhâl tehlikeli ve yıkıcı, hatta düşman olarak görülür. Bu tekçi yapı, aralarında çatışmalar bulunsa bile; özellikle 1990’lardan itibaren feminist, LGBT, antimilitarist, ekolojist, özgürlükçü, solcu, Kürt ve Ermeni hareketleri arasında ittifakları teşvik etti. İttifak halindeki hareketler arasında gelişen sosyal ağlar farklı deneyimlerin, söylemlerin, analizlerin yolculuğunu, giderek aktivistlerin bulundukları örgütlerdeki teorik çerçeveleri sorgulamalarına, diğer iktidar ilişkilerini öğrenmelerine yaradı. Böylece tek bir örgüte, tek bir davaya ait olmayan yeni, akrobatik bir aktivist tipi gelişti. Bu akrobatik karıncalar karşısında, örgütler ya kendilerini yenilediler ya da zayıfladılar ve toplumsal mücadeleler alanında geçici koordinasyonlar öne çıktı. Yani 1980’lerin sonlarında başlayan yeni itiraz döngüsü, kolektif eylemin; biçiminde, repertuarında ve çerçevelenme biçiminde önemli bir değişim yarattı. Bu döngü, anti-otoriterlik temelinde şekillendiği için, iktidarı ele geçirmekten çok yeni bir siyaset alanı açmaya başladı.

2000’lerden sonra ise, yeni kuşağın bu alana katılımı birlikte mücadele öğrenilirken [15], kavramlar, repertuarlar, fikirler, deneyimler dolaşımdayken gerçekleşti. Başlangıçta yapılandırılmış örgütler tarafından oluşturulan hareketler, akışkan ya da geçici örgütlenme biçimlerini de kapsayacak şekilde yeniden şekillenmeye başladılar : aktivistler arası örülen toplumsal ağlar, kolektif eylemin başlıca dinamiği oldu. Bu akışkan direniş, kendini sürekli yenileyen otoriter rejime karşı direnebilecek mi? Bu dönüşüm, on yıldır dehşet dolu bir tünelde sıkışıp kalmış bir ülkede umut etmeyi mümkün kılabilir mi?

Kılabilir. Çünkü sürprizleri, mucizeleri mümkün kılan kontrol edilemez akışkanlık artık yapısal bir gerçek. Ve “Akrobatik karıncalar”, sürekli yenilenen yöntemlerle, imkansızı zorluyor. Düşünce güçlerine dayanarak.

1 R. Edmondson, The Political Context of Collective Action: Argumentation, Power and Democracy, London, Routledge, 1997 [Toplu Eylemin Siyasal Bağlamı: Tartışma, İktidar ve Demokrasi]; O. Fillieule, « Requiem pour un concept : vie et mort de la notion de structure des opportunités », in G. Dorronsoro (dir.), La Turquie conteste, Paris, CNRS Éditions, 2005 [Direnen Türkiye].

2 Ş. Tekeli, « Les femmes : le genre mal-aimé de la république », in S. Vaner (dir.), La Turquie, Paris, Fayard, 2009.

3 S. Çakir, Osmanlı’da Kadın Hareketi, İstanbul, Metis, 1996, p. 431.

4 Ibid., p. 432.

5 Tekeli, a.g.e., s. 261.

6 D. Kandiotti, Cariyeler Bacılar, Yurttaşlar, İstanbul, Metis, 2007, p. 151

7 H. Arendt, Qu’est-ce que la politique ?, Paris, Seuil, 1995, s. 23.

8 Geneviève Dreyfus-Armand, Antoine de Baecque (dir), Les annees 68 : le temps de contestation, Bruxelles, Éditions Complexe, 2000 ; Ludivine Bantigny, « Le temps politisé, Quelques enjeux politiques de la conscience historique en Mai-Juin 68 », Vingtième Siècle. Revue d’histoire, 2013/1 no: 117, Presses de Sciences Po, pp. 215-229.

9 J. Acker « Hierarchies, jobs, bodies : A theory of gendered organizations », Gender & Society n° 4, 1990, p. 139-58 ; L. Bargel, « La socialisation politique sexuée : apprentissage des pratiques politiques et normes de genre chez les jeunes militant.e.s » Nouvelles Questions Féministes, Vol. 24, n° 3, 1990, 38pp. 36-49 ; Falquet « Entre rupture et reproduction : femmes salvadoriennes dans la guerre révolutionnaire (1981-1992) », Nouvelles Questions Féministes, vol. 17 n° 2,1996, pp. 5-38.

10 “siyasi kültür” veya “siyasi alışkanlık” anlamına geçen bu terim, bireylerin ve toplumun siyasi düşünce biçimlerini, tutumlarını ve davranışlarını anlatmak için kullanılır. (çev)

11 Gilles Dorronsoro, la Turquie conteste, Paris, Éditions CNRS, 2006, p. 15.

12 A. Uysal, « Maintien de l’ordre et risques liés aux manifestations de rue », in D. Della Porta & O. Fillieule (dir.), Police et manifestants. Maintien de l’ordre et gestion des conflits, Paris, Presses de Sciences Po, 2006

13 Ş. Tekeli, « Les femmes : le genre malaimé de la république », art. cit., p. 272.

14 16. R. Curtis and Zurcher, “Stable Resources of Protest Movements: The MultiOrganizational Field”, Social Forces no: 52, 1973, pp. 53-61.

15 I. Sommier, “Le mouvement altermondialiste”, in A. Cohen, B. Lacroix, P. Riutort (dir), Nouveau manuel de sciences politiques, Paris, La Découverte, 2009, p. 511.

 

*Elinizdeki metin, feminist sosyolog Pınar Selek’in Fransızca olarak kaleme aldığı ve 2017 yılında Mouvements dergisinde yayımlanan “Mouvement féministe en Turquie : initiateur d’un nouveau cycle de contestation” başlıklı makalesinin Türkçeye çevrilmiş halidir.

  • Asosyoloji Dergi

    Önerilen Yazılar

    ÇİFTE ÖLÜM (Double Death), Deborah Bird Rose (New South Wales Üniversitesi)

    🎧 Yazıyı Dinle Ölüm, tek hücreli bazı organizmalar hariç, yeryüzündeki yaşam deneyiminin öylesine ayrılmaz bir parçasıdır ki, kendime şu soruyu sormadan duramıyorum: “Antroposen” olarak adlandırmaya başladığımız bu çağda, etrafımızı saran…

    devamını oku
    Sadece Rüyama Gel

    Sadece Rüyama Gel Hiçbir şey istemiyorum, sadece rüyama gel: konuşmak istediğim bir kaç şey ve göstermek istediğim yapraklar var. Hiçbir şey istemiyorum, sadece gözlerime bak: içindeki boşluğa, en dibinde ışıldayan…

    devamını oku