Neyi duyuyoruz, neyi duyamıyoruz? Ya da belki daha kritik bir soru: Kimin sesi duyuluyor, kimin sesi bastırılıyor?
Ses, yalnızca bir iletişim aracı değil; aynı zamanda kamusal alanda var olmanın, itiraz etmenin, direnmenin bir biçimi. Her gün duyduğumuz ve ürettiğimiz sesler, toplumsal düzenin nasıl işlediğine dair ipuçları taşıyor. Peki, duyma pratiklerimiz nasıl bir dünya inşa ediyor? Kolektif bir direniş sesle nasıl mümkün oluyor?
İktidarı sessel boyutuyla tartışmak, onun mekânda nasıl örgütlendiğini anlamak için önemli bir kapı aralıyor. İstanbul’un en görünür ve politik mekânlarından biri olan Taksim Meydanı’nda hangi seslerin egemen olduğunu düşünmek, aynı zamanda bu egemenliğin nasıl sarsılabileceğini de sorgulamasıyla beraber kentin ses peyzajlarından kimin sesi yükseliyor, kimin sesi bastırılıyor sorularına dair yeni bir perspektif
kazandırıyor. Sterne’nin dediği gibi;
“Kent yaşamı, bürokrasi, milliyetçilik, gözetim gibi toplumsal olguları, gündelik hayatı ve durumları ses üzerinden, sesle birlikte tartışmaya çalışan bir düşünme biçimi
doğurmaktadır.” (Sterne, 2012; aktaran Fırat 2018)
Sloganlar, ıslıklar, kahkahalar, alkışlar, polis anonsları, siren sesleri. Tüm bu sesler bir araya geldiğinde nasıl bir mücadele alanı yaratıyor?
Bu noktada, 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşündeki seslerini düşünmenin kıymetli bir alanı açtığına inanıyorum. Judith Butler’ın belirttiği gibi, “Duyulabilir olmak, bir özne olarak tanınmak demektir; susturulmak ise özne olmaktan çıkarılmak anlamına gelir.” 1Feminist hareket için ses, tarihsel olarak bir direniş olmakla beraber yürüyüşlerde atılan sloganlar, sadece bireysel seslerden ibaret değil; kamusal alanı geri kazanmanın, sokakta var olmanın ve dünyadaki tüm kadınlara ‘’seslenmenin’’ bir yolu.
“Duyma pratikleri, öznelliğin nihai çekirdeğine kadar toplumsal dokuyu anlamaya yol açan Ses ( Mladen Dolar 2013; aktaran,Fırat 2018) yalnızca var olmakla ilgili değil; sesin duyulabilir olması, bir özne olarak tanınmakla doğrudan bağlantılı. Zira sesi bastırmak, bir varoluş biçimini yok etmeye çalışmaktır aynı zamanda.
Gece yürüyüşlerinde atılan sloganlar, polis sirenleriyle karşıtlığını, kadınların ve LGBTİ+’ların seslerinin yankısı ve en önemlisi, bu seslerin mekanın ve süregelen direniş hafızasında bıraktığı izler ışığında; Taksim’in bir iktidar mekânı olarak sessel boyutunu ve Feminist Gece Yürüyüşü’nde yaşanan ses deneyimlerinin bu düzeni nasıl sarstığını ele alacağım. Tüm bunları sesin politikliği üzerinden yeniden düşünmeye ve bu seslere ‘’kulak açmaya’’ çalışacağım.
Sesin cinsiyeti
Ses yalnızca biyolojik bir olgu değil, aynı zamanda toplumsal bir inşaya işaret eden bir yerde de duruyor. Antik çağlardan beri sesin cinsiyetlendirilmesi, kadınların kamusal alandaki varlığıyla doğrudan ilişkilendirilmiştir. Anne Carson, antik dönemde kadın sesinin nasıl düzenlendiğini ele aldığı çalışmasında, kadınların seslerinin yalnızca cenazelerde yas tutma gibi belirli ritüellerle sınırlandırıldığını anlatır. Kamusal alanın kadın seslerinden arındırılmasının, düzenin korunması için gerekli olduğuna inanıldığını ve kadın sesinin, kakofoniye yol açan bir tehdit olarak görüldüğünü belirtir. Kadın sesi, ya yasaklı alanlara ya da kentin dışına itilerek kontrol altına alınmıştır. (Terkol, G.C Ulusoy, D.2018)
Bugün ise kamusal alanın ve siyasetin eril sesle kurduğu ilişki hâlâ devam ediyor. Feminist Gece Yürüyüşü’nde yükselen sloganlar, kahkahalar, ıslıklar tam da bu toplumsal baskı düzenini sarsan bir güç taşıyor. Kadınların ve LGBTİ+’ların sesleri, mekânda duyulur hale geldikçe, iktidarın sesi—polis anonsları, megafonlardan yükselen emirler, sirenler—bu sese karşılık bir bastırma aracı olarak devreye giriyor. Sesin bastırılması, yalnızca fiziksel bir engelleme değil, bir özneyi tamamen görünmez kılma çabasının nihai amacını taşıyor. Burada yalnızca bir ses karmaşası değil, aynı zamanda hangi sesin duyulabilir olup olmayacağına karar verilen bir mücadele alanı doğuyor.
Söz ve ses ayrımı arasında
Rancière, siyaseti “görülür ve konuşulabilir olanın alanına müdahale etmek” olarak tanımlar. (Oranlı, 2016 ) Yani, kimin söz söyleme hakkı olduğu, kimin sesinin duyulduğu ya da duyulmadığı tam da bu müdahaleler üzerinden zeminini kurar. Dolayısıyla ses aynı zamanda yeni bir düzen, yeni bir yasa, yeni bir eşitlik talebinin zeminini kurmanın bir da güçlü bir aracı haline gelir. Feminist Gece Yürüyüşü’nde yükselen sesler de tam olarak bu noktada: Cinsiyet, etnisite, ırk, emek gibi farklı alanları içine alan ve bu alanları yeniden düzenleyen ya da kökten sarsan bir direniş pratiği oluşturur.
Polisin barikatlarıyla engellenmeye çalışılan kadınlar, hep bir ağızdan “Aç, aç, aç!” diye haykırırken yalnızca fiziksel bir engeli aşmaya çalışmıyor, aynı zamanda kadınların kamusal alandaki varlığını sınırlandıran düzene meydan okuyorlar.
“Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz!”,
“Geceleri de, meydanları da, sokakları da terk etmiyoruz!”,
“Yaşasın kadın dayanışması!”
“Jin, jiyan, azadî!” sloganları yıllardır süren feminist mücadelenin direnişin kolektif ve mekansal hafzıası içerisinde yaniden yankılanıyor. Düdükler, trampetler, tefler… mekanın ses bariyererini yıkarak polisin “sessizliği” dayattığı yerde sesin gücünü yeniden hatırlatarak direniyor. Aynı zamanda kadın cinayetlerini, kadına yönelik şiddeti , kürtaj hakkını ve LGBTİ+ haklarını savunan, eşit işe eşit ücret talep eden sloganlar ve pankartlarla sesin sınırlarını açımlayarak yeni bir düzen talebini genişletiyor.
‘’Siyasal nizam sesin hiyerarşik olarak düzenlenmesi anlamına gelir. Bu siyasal olan ise yerleşik beden, zaman ve mekan algısının dönüşmesi, görünür ve görünmez, söz ve ses ayrımlarının alt üst edilmesi ile ilgilidir. ‘’(Ranciere 2012; aktaran Fırat 2018)
Feminist Gece Yürüyüşü’nde yükselen sesler duyulabilir , tanınabilir özne olarak kabul edilmeyle beraberinde, toplumsal düzenin halihazırdaki kurgusuna müdahale eden, yok sayılarını kendi varlık alanına çeken yeni bir politik işlev kazanıyor. Her ses var olan eşitsizliği deşifre etmek ve onu dönüştürmek için yükseliyor.
Gürültü: Direnişin Kakofonisi
“Oyunu bozmak bir dünya yaratma projesidir. Neyi gösterdiğimiz (kültür eleştirmeni olarak oyunbozan feminist), nasıl bildiğimiz (filozof olarak oyunbozan feminist), ne yarattığımız (şair olarak oyunbozan feminist), neyi yıktığımızdır (aktivist olarak oyunbozan feminist).”
-Sara Ahmed, Oyunbozan feminist
Kakafoni kelimesi, Yunanca kakos (kötü, hoş olmayan) ve phone (ses) kelimelerinden türemiştir. Yani kelimenin kökeninde, hoş olmayan, rahatsız edici bir ses anlamı yatar. Batılı müzik anlayışında kakafoni, düzensiz, ahenkten yoksun, kulağa rahatsız edici gelen sesleri tanımlamak için kullanılır. Feminist gece yürüyüşündeki sesleri
düşündüğümümüzde kolektif bir direniş gürültü ile nasıl mümkün kılınıyor, ve kendine özgü armanosi nasıl oluşturabiliyor?
‘’Nitekim kakofoni, bu hata veren, arızalı, sorunlu ve yönetilmez hallerin içindeki uyumsuz özgünlüğü açığa çıkarmaya aracılık etmektedir. Bu nedenle gürültünün işlevselleştirilmesiyle tahakküm ilişkilerinin güçlenerek yeniden üretilmesini sağlayan günümüzde kakofoni, uyumsuz ve yönetilmez sayılanla başka yakınlıklar kurma yollarını keşfetmeye yönelmektedir.’’ (Yetişkin, E. 2018).
Feminist Gece Yürüyüşü’nde mekânla bir düzen içinde disipline edilmek istenen sesler, burada homojenliğe meydan okuyarak çoğulcu bir işitsel alan yaratır. Gürültü ile birlikte oluşan kakafoni, denetim mekanizmalarına karşı çıkan, tahakkümün sessizlik dayatmasını bozan bir direniş biçimi olarak işlevlenir. Gürültüde açığa çıkan çatlaklar yeni sesler, yeni dünyalara açımlanır. Dolayısıyla kakofoni kaotik bir olumsuzluk değil, mevcut düzenin dışında kalan unsurların birbirleriyle yeni ve öngörülemez bağlar kurmasını sağlayan bir olasılıklar alanı olarak ortaya çıkar.
Feiler, gürültünün iktidara karşı nasıl bir kırılma noktası oluşturduğunu şöyle açıklar:
“Gürültü, tahakküm mantığını, aşinalık beklentisini ve benzerlikler oluşturma ufkunu bozan şeydir. Yayıldığı mekânda işitsel çevreyi kışkırtır; öznenin konumunu, belirli duyma biçimlerini sorgulamaya açar ve böylelikle daha önce duyulmayan sesleri politize eder.” (feiler 2015 aktaran; Üzümkesici, B. 2018)2
Tam da bu yüzden Feminist Gece Yürüyüşü’ndeki Gürültü, mekânın tahakkümüne karşı bir müdahale olduğu kadar, aynı zamanda yeni bir kolektif alan açar. Direnişin estetiği içinde kendini var eden sesler, oyunu bozan, ezberi bozan ve düzeni sarsan bir yankıya dönüşür. Gürültü, bir aradalık içinde isyan edenlerin dünyasını kurar; neşeyi, öfkeyi ve umudu birlikte taşır; dünyaya seslenmenin yolunu açar.
Feminist Gece Yürüyüşü ve Sessel Direniş Pratikleri
Ses çıkarmak, sadece duyulmak değil, bir özne olarak tanınmak, bir aradalığın mümkün olduğunu hatırlatmak demek. İşte bu yüzden, feminist ses direnişi sadece bir anın değil, geçmişin izlerini bugüne taşıyan ve geleceğe yankılanan bir mücadele biçimi. Susturulmaya çalışıldıkça daha da yükselen, mekânda iz bırakan, hafızaya kazınan, yankılanan bir ses…
Yalnızca bir protesto biçimi değil, aynı zamanda yeni mücadele pratiklerini duyulur kılan bir alan açıyor. Bu yürüyüş, denetim mekanizmalarının sınırlarını zorlayan, homojenleştirilmek istenen sesleri ve bedenlere karşılık çoğulcu heterojen bir biçimde yeniden örgütleyen kolektif bir deneyim yaratıyor. Düzeni korumaya çalışan otoritenin sesi, bu çokluğu bastırmaya yetmiyor; aksine, bu sesler ne kadar susturulmaya çalışılırsa, o kadar güçleniyor.
Tam da bu yüzden Feminist Gece Yürüyüşündeki sesler yalnızca bir çatışma alanı değil, aynı zamanda kurucu bir pratiğe dönüşüyor. Bedenler ve sesler birlikte hareket ettikçe, mekânın sınırları yeniden çiziliyor. “Buradayız!” diyen bir ses, sadece fiziksel olarak orada olmayı değil, var olma hakkını duyulur kılmayı da ifade ediyor. Feminist
Gece Yürüyüşü, sadece belirli bir sokağa ya da meydana sıkışıp kalmıyor; yükselen her ses, dünyanın dört bir yanındaki kadınlara, LGBTİ+’lara, baskı altındaki tüm kimliklere ulaşan kolektif bir yankıya dönüşüyor…
Dipnotlar
1 Butler, J. (1997). Excitable speech: A politics of the performative. Routledge.
“To be audible is to be recognizable as a subject; to be silenced is to be negated as one.”
2 Üzümkesici, Gezi Parkı eylemlerinde ortaya çıkan sesleri analiz ederek toplumsal mücadelelerin estetik deneyimini inceler. Tencere-tava sesleri, barikat ritimleri ve eylemde üretilen müzikler, Bakhtin, Attali ve Adorno gibi düşünürlerin kavramlarıyla ele alınarak, bu seslerin toplumsal hareketlere özgü anlam ve formları tartışılmaktadır.
Kaynakça
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. (2018). Sayı 17.
Butler, J. (1997). Excitable speech: A politics of the performative. Routledge. Sterne, J. (2012). The sound studies reader. Routledge.
Terkol, G., & Ulusoy, D. (2018). Ses Üzerine Bir Atölye Çalışması. MSGSÜ Sosyal
Bilimler(17), 79-81.
Oranlı, İ. (2016). Ranciére’de Siyasi Olanın ‘Estetik’ Boyutu: “Siyaset Üzerine On Tez”* ve ‘Duyumsanır Olanın Paylaşımı’. MSGSÜ Sosyal Bilimler(14), 108- 116.
Yetişkin, E. (2018). Kakofoni: Denetim gürültüsünü açığa çıkarmak. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 17, 96-109
Üzümkesici, B. (2018). Toplumsal Bedenden Çıkan Tekinsiz Sesler: Gezi’nin Estetiği ya da ‘tıktıktıktıktıktık’lar. MSGSÜ Sosyal Bilimler(17), 24-37.


