Günümüz Üniversiteleri Üzerine Uçuşan Düşünceler

Toplumsal olarak bir kuruma, bir kişiye, bir düşünceye veya ilişkiye yüklediğimiz anlam, onu nerede konumlandırdığımız, ona ne kadar önem verdiğimiz, ondan ne beklediğimiz ve umduğumuz bu kurum, kişi, düşünce veya ilişkinin yaratabileceği sonuçları da etkiler. Anlam, bu anlamda toplumsal bir ilişki ve toplumsal bir ilişki olduğu ölçüde maddi bir güç. Anlam aynı zamanda tarihsel ve toplumsal olarak değişmekte, dönüşmekte. Kurumlarca, ilişkilerce, insanlarca kurulan bir dinamik, yaşadığımız yaşamları belirleyen bir etken anlam. Bu yazıda kısaca, Türkiye’de bugün sosyal bilimlere ve eleştirel düşünceye atfedilen anlam ele alınacak; baştan söylemek gerekirse her ikisinin de kışlıklarla birlikte dolaba kaldırıldığı öne sürülecek.

Biraz dolambaçlı bir yoldan, sermayenin, çağımızda, insani üretim süreçlerini büyük oranda kendi imgesinde yarattığını öne sürerek başlamama izin verin. Sermayenin üretim sürecini kendi imgesinde yaratması, toplumsal üretim süreçlerinin önce biçimsel ve sonra gerçek şekilde sermayenin egemenliğine tabi kılındığını (subsumption), onun biçimselliğini bir model olarak, bir şablon olarak insanın ve toplumların üretici kapasitesi üzerine yapıştırdığını anlatır. Önce biçimsel tahakküm vardır; tarihsel süreçte, sermaye (bu aşamada büyük oranda ticari sermaye ve tüccarlar) üretimi, üretim araçlarını ve neyin, ne zaman, ne kadar üretileceği kararını verme yetkisini ele geçirir. Ancak sermayenin toplumsal egemenliği için bu yeterli değildir, gerçek tahakkümün oluşması için sermayenin üretim sürecini ve üretim ilişkilerini de belirleyebilecek bir iktidar alanı kurması gerekir. Bir işçinin kaç saat çalışacağı, hangi teknikleri, eşyaları kullanacağı, kaç dakika mola verebileceği, diğer işçilerle nasıl bir ilişki kuracağı sermayenin kurallarına göre belirlenmelidir ve ancak böylece sermayenin gerçek tahakkümünden bahsetmek mümkün hale gelir. Bu, özellikle üretime odaklanan (ki bu, “toplumsal yeniden üretim” kuramcılarının ısrarla vurguladıkları gibi, yeniden-üretimi geri planda bırakan bir yaklaşım) bir anlayışın kaçınılmaz bir sonucu belki de. Aslında Marx da bu tahakküm ilişkisini Kapital için hazırladığı bir bölümde (“Doğrudan Üretim Sürecinin Sonuçları”) analiz etmiş, üretim süreçlerinin sermayenin, sırasıyla biçimsel ve gerçek tahakkümü altına girdiğini göstermişti. Ama sonradan bu bölümü kitaptan çıkartmaya karar vermişti. Çağdaş Marksizm, bu tartışmayı tekrar gün yüzüne çıkarttı ve günümüzü anlamak için önemli bir kavram haline getirdi. 2000’li yıllarda Antonio Negri ve Michael Hardt gibi düşünürler, bu yaklaşımı biraz da abartarak, yaşamın, sermayenin bütünsel tahakkümü altına girdiğini öne sürdüler. Negri ve Hardt’a göre yaşam, doğrudan sermayenin, kapitalizmin kurallarına göre belirlenmekteydi ve sermayenin mantığı ve işleyişi tüm toplumsal alanı (yalnızca üretim süreçlerini ve alanlarını değil) kendine tabi kılmış durumdaydı. Yani Marx’ın üretim süreçleri için öne sürdüğü tahakküm altına alma biçimi, tüm toplumsal ilişkilere yayılmış durumdaydı onlara göre; “bütünsel” bir hal almıştı.

Bu konu üzerine basit örneklerle düşünülebilir: Kazanç dendiğinde, çıkar dendiğinde, gelişme dendiğinde, ilerleme dendiğinde, akla ilk gelenin neredeyse her zaman ekonomik kazanç, ekonomik çıkar, ekonomik gelişme, ekonomik ilerleme olması ve bunları çoğu zaman belirli düşünme biçimleri içerisinde alışılmış, verili kabul edilen biçimleriyle düşünmemiz gerçekten de sermaye mantığının tüm anlamlandırma biçimlerini etkisi altına alıyor olabileceğine dair bir şeyler söylemiyor mu bize? Üretim süreçlerinin tümüyle neyin daha fazla kâr edeceğine odaklı bir şekilde gerçekleşmesi, yaşamı gerçekleştirmeyi de bir oranda kâr mantığına tabi kılmıyor mu?

Çağdaş kapitalizmde insanların yaşam pratikleri, bazen geçimini sağlamak, bazen servetini katlamak için büyük oranda para kazanmaya, kâr etmeye dayanır. Bu sinsi mantık, bu akışkan ve geçirgen mantık, toplumsal yaşamı kodlayan eski (geleneksel) katı şablonlardan çok farklı. Söz konusu olan yaşamı bir şablona sokmak olduğunda, geleneksel yaklaşım; maddiyatın sürekli hareket hâlindeki oluşunu, belirli bir kalıp içerisinde temsil etmek ve bu kalıba uymaya zorlamak hâline alıyordu. Oysa kapitalizmin, özellikle de çağdaş kapitalizmin mantığı, bütün bu kodları içlerinden çökertmekte. Betonu çatlatan bir ağaç dalı gibi, kâr dışında hiçbir ilke tanımadan yaşamın tüm alanlarına sızmakta, onları içeriden bozmakta, kalıpları kırmakta ve tekrar dondurup tekrar bozmaktadır. Gilles Deleuze ile Felix Guattari’nin kapitalizm okumasına yaklaşıyoruz böylece. Onlar, kapitalizmi bu akışkan, kod çözen şekliyle yorumlamaktalar. Peki, kapitalist mantık yepyeni katı kurallar ve şablonlar getirmedi mi? Özel mülkiyet ve çeşitli sınıflar, hatta kastlar olarak toplumu bölüp parçalamadı mı? Yaşamı üreten kitleleri, içerisinden çıkılması neredeyse imkânsız kalıplara hapsetmedi mi? Arzunun özgürleşmesi projesi, özgürlüğü arzuladığını öne süren bir sistem tarafından daha en başından kendi üzerine yıkılmadı mı?

Sermayenin toplumsal yaşam üzerindeki egemenliği değilse bile etkisi, sadece neyin önemli olduğunu değil, neyin eskisi kadar önemli olmadığını da belirliyor. Kâr etmeyen her parçayı, basit bir bürokratik mantığın sınırları içerisinde eğlemek, zavallı bir varoluş içerisinde sürüklenmesine izin vermek anlamına gelmiyor mu bu? Maalesef bugün, özellikle sosyal bilimler alanında, üniversitelerin de bu durumda olduğunu söyleyemez miyiz? Aslında yazmak istediğim, bugün Türkiye’de üniversite kurumunun yaşadığı çöküşün bu kısmı. Eğer X üniversitesinin bu konuda temsili bir konumu varsa, ben de bu hayali kurum içerisinde gerçekleşen çöküşe dair birkaç şey söyleyebilirim.

Bunlardan ilki, sanıyorum, üniversiteye hiç yakışmayan bir biçimde, tüm işleyişin anlamsız bir kırtasiye (bürokrasi olarak da okunabilir) hâline getiriliyor olması. Saçma sapan formlar, yazılar, izinler, imzalar, talepler, onaylar, retler, itirazlar, kararlar, kurullar, komisyonlar, dilekçeler, tablolar, istatistikler ve daha pek çoğu ile üniversite daha “bilimsel” ve daha “kurumsal” bir hâle getirilmeye çalışılıyor. Peki, gerçekte olan ne? Birbiri yerine imza atanlar, alt kademelerine iş kitleyenler, fikirleri bir önceki fikirlerinden “copy-paste” edilen, görüşleri her yıl tekrar aynı şekilde sunulan komisyonlar, usulsüzce işleyen kurullar, gereksizce uzayan toplantılar, tekrar tekrar doldurulan ve her gün formatı değişen tablolar, formlar. İş miktarını artırmadan iş yükünü artıran, son derece verimsiz ve anlamsız; son derece sıkıcı ve kurumsal işleyişe hiçbir faydası olmayan, gerçekten anlamlı birkaç iş yapılabilecek, birkaç söz söylenebilecek zamanı düşünmeden eriten, söndüren, yok eden bir işleyiş. Bu işleyiş, bu bürokratik kuşatma, bir vergi dairesine uygun olabilir. Sonuçta vergi dairesi, gerçekten de bir kuşatma, bir ilk birikim modelinin temsili yapısı, bir sürmekte olan çitleme anıtıdır. Ama özgür ve özgün düşüncenin yaratılması, bu kuşatma altında gerçekleşemez. Bürokrasi, hayal gücünü öldürmesiyle ünlüdür.

Bürokrasi ve kırtasiye, özellikle de bugün Türkiye’de, ortalama kabul ettiği insanın seviyesinde buluşma hayalinin uygulanamamış bir uygulaması. Her şeyden önce, ortada böyle bir ortalama yok. Bu formlar, gerçekten de kolay anlaşılır, ne istediği ve nasıl yapılacağı belli olan, basit ve verimli biçimlerde değiller. Tam da David Graeber’ın söylediği gibi, bu kırtasiye ve bürokrasi, kuvvete dayalı iktidarın ve onun kibirli, kaprisli, kendini beğenmiş ve üstten bakan iktidar modelinin; karşısındakini anlamaya ihtiyaç duymayan, çünkü onu şiddetle (gerçek fiziksel şiddetle veya bu şiddet türünün tehdidiyle) yola getiren yönetim anlayışının keyfi aptallıkları, “hayal gücünün ölü alanları”. Sermayenin yaşama sızan mantığı dışında kalan alanlara uygun gördüğü ölü alanlar. Bu alanlarda bir işin nasıl yapılacağına, insanlığın ortak aklı ile ve rasyonel biçimlerde karar verilmez. Bir işin nasıl yapılacağına, ilgili öğretim üyesi veya memurun kişiliği, o günkü hissi durumu, amiriyle, eşiyle, dostuyla ilişkisi, ilgili idari birimlerin kurum idaresi içerisindeki hiyerarşik konumu, birim amirinin o an neyi mantıklı bulduğu ve talep edilen yazıya gelen cevaplardan hangisini en çok beğendiği gibi faktörlere bağlı olarak karar verilir.

Bu iddiaları örneklerle desteklemek gerekir. Diyelim ki dekanlık, bölümlere ders programlarını tablolar hâlinde bildirmelerini isteyen bir yazı gönderir. Bölümler tabloları hazırlar ve geri gönderir. Tablolar konusunda önceden belirlenmiş bir format yoktur. Yazılar toplanır; dekanlık, bölümlerden gelen tablolardan en çok hangisini beğendiğine karar verir. Bu sırada elbette, rektörlüğün gözünde hangisinin daha iyi görüneceğini de hesaba katmak durumundadır. Yani hesap sorma ilişkisi dikeyde, tek yönlüdür (bu olması gerekenin tam tersi değil midir?), ama yine de birileri birilerinden hesap sorabilir. Her şey tamamen keyfi değildir yani! Her neyse. Tablolar incelenir ve bir karar verilir. Sonra tablosu seçilen bölümler dışında herkese tabloları geri gönderilir; bu tabloların, seçilen tabloya göre tekrar düzenlenmesi istenir. Tablolar yeniden düzenlenir. Ancak o sırada birileri, bazı derslerin (örneğin lisansüstü derslerin) kırmızı renginde yazılmasının ne kadar güzel olabileceğini düşünür ya da rüyasında böyle bir tablo görür, o kadarını biz bilemeyiz. Tablolar geri gönderilir, ilgili satırlar kırmızıya boyanır ve tekrar iletilir.

Bu işler bazı durumlarda öyle bir hâl alır ki, insan bir üniversitede mi yoksa bir Aziz Nesin hikâyesinde mi olduğunu şaşırır. Örneğin şöyle bir şey yaşanabilir: Lisansüstü öğrencilerin tezlerinde intihal olup olmadığının kontrol edilmesi, akademik tutarlılık ve etik açısından son derece önemli bir süreçtir. Bu işlemi yapan bir bilgisayar programı da var; adı “Turnitin”. Türkiye’deki üniversiteler de bu programı kullanıyor. Bu programa tezler yükleniyor, program ilgili tezde başka yayınlanmış metinlerde geçen benzer ifadeleri işaretliyor. Tez danışmanı, bu işaretlemeleri kontrol ederek herhangi bir noktada öğrencinin referans vermeden alıntı yapıp yapmadığını, yani intihal yapıp yapmadığını kontrol ediyor. Dünyadaki çoğu üniversitede, özellikle de Turnitin gibi programların birincil tüketicisi olan ABD ve Avrupa üniversitelerinde, lisansüstü tezleri için belirli kelime sınırlamaları var. Örneğin, bir doktora tezi en fazla 100.000 kelime olabilir; bir yüksek lisans tezi en fazla 50.000 kelime vs. Bu kısıtlamalar X Üniversitesinde geçerli değil. Bu kısıtlamaların geçerli olmaması akademik açıdan son derece kıymetlidir. Çünkü bu sınırlamalar, büyük oranda tez danışmanının ve jürisinin, öğrenciyle değil, üniversiteye puan kazandıracak ve reklam olacak akademik yayınlarla uğraşmasını isteyen bir yönetim anlayışının (sermaye mantığının!) uzantıları. Her neyse. Bu kısıtlamalarla ilgili olarak Turnitin programı, bir yükleme yapılacağı zaman en fazla 800 sayfalık bir yüklemeye ve buna oranlı kelime sayısına izin veriyor. Dolayısıyla, eğer X Üniversitesinde bir öğrenci 800 sayfa üzerinde bir tez yazarsa, Turnitin programına birden fazla yükleme yapmak gerekir. Diyelim ki bir öğrenci 1800 sayfalık bir tez yazdı. Dolayısıyla Turnitin’e 3 farklı yükleme yapmak gerekir (600 sayfa x 3). Bu üç farklı yüklemede benzerlik oranları sırasıyla %9, %9 ve %9 çıktı. İnsanlığın son birkaç bin yılda geliştirdiği matematik bilgisi, bu öğrencinin tezinin toplam benzerlik oranının %9 olduğunu söyler. İlk oran %9’dur ama 600 sayfanın %9’u, yani 1800 sayfanın %3’ü. Tezlerin benzerlik oranlarında, bu tezin bilimsel kabul edilebilmesi için bir üst sınır vardır. Bu sınır %20. Günlerden bir gün, üniversitenin lisansüstü programlarıyla ilgilenen birimi, bu örnekte, benzerlik oranının %20’nin üzerinde olduğunu (%9’ları toplayıp %27 bularak) iddia edebilir. Dolayısıyla ek bir dilekçe gerektiğini, öğrencinin neden bu kadar çok doğrudan alıntı yaptığını belirtmesi gerektiğini söyleyebilir. Bu durum, matematik biliminin bugüne kadar geliştirdiği en temel bazı işlem biçimlerine aykırıdır. Ancak ilgili memur, amirinin öyle söylediğini ifade edebilir. Bunun için bir dilekçe yazmak; bu durumda matematik işleminin bu şekilde yapılamayacağını açıklamak ve öğrencinin tezinin benzerlik oranının %9 olduğunu tekrar hesaplama ve kanıtlama yoluyla göstermek gerekebilir.

Burada kendimce ve serbest biçimde anlattıklarım ne anlama geliyor? Bürokrasi insan hataları yüzünden işlemiyor, dolayısıyla çok verim kaybı yaşıyoruz demek istemiyorum. Her şeyin nasıl yapılacağı daha önceden belirlensin ve bunun dışında kişisel değişkenler tamamıyla oyun dışı bırakılsın da demek istemiyorum. Böylesi bir anlayış, bürokrasiyi ve ona benzer her türlü toplumsal yaşama ait kural ile işleyişi, kendimiz ürettiğimizi unutarak fetişleştirmek anlamına gelirdi. Aksine, burada David Graeber’ı takip ederek, bürokrasi, benim bir tabloyu kaç defa doldurduğumla ilgilenme zahmetine bile katlanmayan bir keyfi iktidar biçimidir ve bundan farklısı olması da neredeyse imkânsızdır diyorum. Belli ki Graeber beni çok etkilemiş. Hâlbuki onun metnini okurken, iktidar kuramının ne kadar eksik olduğunu (özellikle “kapitalizm yapmayı bırakmak” fikrinin  eksikliği ve fiziksel kuvvete dayalı bir analiz ortaya koyduktan, ideolojiyi büyük oranda reddettikten sonra, böyle bir argümana savrulması açısından) düşünmeden edememiştim. Ona duyduğum tüm hayranlığa ve tüm sempatiye rağmen.

Bürokratik aptallık, sonuç olarak ortalama bir zekâ seviyesini değil, çeşitli iktidar noktalarında, kendi küçük iktidarlarından haz duyan ve bunu uygulamaya koymak için keyfi kriterler dışında bir motivasyona ihtiyaç duymayan insanların, kendileri dışındakilerin ortalaması olarak gördükleri zekâ seviyesine göre ayarlanır. Bence bu apaçık ortada. Ama tek faktör bu değil. Yukarıda da değinmeye çalıştığım gibi, şiddete dayalı, yapısal anlamda fiziksel şiddete ve fiziksel şiddet tehdidine dayalı bir iktidar, istese de istemese de altındakileri hor görür. Tepeden bakar ve kendisini ne kadar yüksek görmekteyse, altındakileri de o kadar küçük, birbirinden farksız, düşünceleri önemsiz ufak noktalar olarak görür. Aynı zamanda ara kademelerde (ki neredeyse herkes ara kademelerdedir) bu ilişki, alttaki için, üstteki henüz arzusunu bildirmeden bu arzuyu gerçekleştirme gereksinimini doğurur. Üstteki arzusunu bildirdiğinde, tablonun eksikliklerini “O” fark ettiğinde, “O” artık sinirlidir ve aynı, neoliberalizm savunucularının ekonomik birikim modelinde olacağını korkunç derecede yanılarak varsaydıkları aşağı-damlama etkisi, üst’ün sinirinin, öfkesinin, kovmasının, kovuşturmasının aşağıya damlaması hâlini alır. Bu gerçekleşmeden onu sakinleştirmek gerekir. Bu gerçekleşmeden onun arzularının gerçekleşmiş olması gerekir. Machiavelli, korkunun en verimli yönetim aracı olduğunu; sevilmek ile korkulmak arasında seçim yapmak zorunda olan Prens için daha iyi olanın korkulmak olduğunu söylüyordu. Bu mantık bizi bugün nereye getirdi? Korku, insanın toplumsal yaşamında son derece önemli bir duygu olsa da ona dayalı bir yönetim anlayışı her zaman verimsizliğe mahkûm değil mi? Korkarak yapmak, korkudan yapmak, benimseyerek, isteyerek yapmaktan; zorunluluktan yapmak, seçerek yapmaktan her zaman daha kısır, daha çorak, daha sıkıcı değil mi?

Üstünün arzusunu, o daha belirtmeden gerçekleştirmeyi, Frederic Gros “artık-itaat” kavramıyla açıklıyor. Bu kavramı kendimce geliştirmeye çalışıyorum. Artık-itaatin yalnızca üstün arzusunun dillendirilmeden gerçekleştirilmesini değil, toplumsal yaşamın sürdürülebilmesi için doğaya, makinelere ve birbirimize göstermemiz gereken itaatten fazla olan her itaat biçimini kapsayacak bir kavram, aynı “artık-değer” gibi tepede birikmeye meyilli bir işleyiş olarak okunmasını öneriyorum. Bu önerim, toplumsal yaşamın “0 itaat noktası”nda sürdürülemeyeceği anlayışına dayanıyor. Marx, benzer bir noktayı kendi döneminde, anarşistler karşısında, “makinenin otoritesi” başlığı altında geliştiriyordu. Belirli bir seviyede itaat olmaksızın, toplumsal yaşamın sürdürülmesi mümkün değildir. Ama bu insanların özgürlük alanlarının kesişmesi gibi saçma küme hesaplarıyla alakalı bir durum değildir. Üretimde makine kullanan bir toplum, basitçe, o makineyi kullanmak için gereken eylem biçimine uymak, makineye itaat etmek durumundadır. Ancak sanıyorum buradaki önemli nokta, bu itaatin dönüşümsüz, kaçınılmaz, üzerine düşünülemez, yeniden kurgulanamaz biçimde anlaşılmaması gerektiği. İtaati, gerçekten itaat yapan, belki de onun sorgulanamaz görünümüdür, öyle değil mi? İtaat, %9’ları üçe bölmeden toplamak zorunda kalmaktır belki de. Kesin bir karar vermek zor. Zaten kesin bir karar vermemi gerektiren hiçbir durum da yok. Benim itaatin ne olduğunu düşündüğüm veya itaat kavramını ne şekilde tanımladığım, dünyada gerçekleşmekte olan itaat ilişkilerine pek de bir etkide bulunmayacak. Kendimi olduğumdan daha fazla ciddiye almanın bir anlamı yok. Sermayenin egemenliği dışında bıraktığı ölü alanlarda üretilen sözün etki gücünün belirli sınırları var ne de olsa.

İkinci bir temel sorun, üniversitenin toplumsal yapıdaki konumuyla ilgili. Üniversiteyi sürekli yeniden-üreten, öğrenciler ile yönetici, idari ve akademik kadronun üniversitenin “ne’liği” üzerine düşünme biçimi ya da belki de bundan daha çok, üniversiteyi yönetenlerin, bütün bu bileşenlerin üniversiteyi toplumsal yapıda nasıl konumlandırdıklarına dair fantezisi. Şaşalı laflarla söylemeye gerek yok. En açık biçimiyle, üniversiteyi yönetenler ve belli bir oranda üniversiteyi oluşturan diğer bileşenlerin ezici çoğunluğu bugün, üniversiteyi iş hayatına bir hazırlık aşaması olarak görmekteler. Üniversiteler, kendilerini işçi yetiştiren kurslara, insanlara geçim imkânı sağlayacak bilgiler ve teknikler öğretmekle sınırlı makinelere dönüştürmeye yelteniyorlar. Bu, her açıdan yanlış bir yaklaşım. Neresinden tutsak elimizde kalıyor. Her şeyden önce, tabi ki üniversiteler; özgür ve özgün düşüncenin yeşereceği, ateşli tartışmaların yapılacağı, çeşitli çelişki ve çatışmaların yaşanacağı, arkadaşlıkların, dostlukların, fikirdaşlıkların, yoldaşlıkların kurulacağı, insanlığa, topluma, yaşama dair serbestçe ve eşitçe düşünme ortamının sağlanacağı kurumlar olmalı. Bu, bugün gerçeklikten o kadar uzak ki insan hayrete düşüyor. Bunu sadece Türkiye için de söylemiyorum. Branko Milanovic, Filistin eylemleri karşısında Batı medeniyetinin temsilcileri olan üniversite yönetimlerinin verdikleri tepkilere hayretini şöyle anlatıyor: Eskiden de öğrenciler çeşitli siyasi konularda eylemler yapar ve polis onlara müdahale etmeye çalışırdı. Ancak eskiden üniversite yönetimleri, polisi kampüse sokmamaya ve kendi öğrencilerini korumaya çalışırdı. Bugün Filistin için eylem yapan, üniversitelerinin İsrail hükümetinin yürütmekte olduğu soykırımı finansal olarak destekleyen kişi ve kurumlarla ilişkisini kesmesini isteyen hareket karşısında, üniversite yönetimleri polisi kampüse kendileri davet ediyorlar. Milanovic, bunu üniversitelerin kendilerini işçi yetiştiren, piyasaya insan yetiştiren fabrikalar olarak görmeleri ve dolayısıyla böyle yönetilmeleri, bu yönetimlerin de üretimi aksatacak her hareketi bastırmaya çalışmaları ile açıklıyordu. Bu, üniversitenin toplumsal yapı içerisinde kendisini piyasaya işçi veya girişimci yetiştiren bir üretici birim olarak görmesinin, hayal etmesinin ne kadar kendi amacına ters bir sonuca sürüklediğinin çok basit bir göstergesi.

Toparlamak için, bugün üniversitelerin büyük oranda iki yıkıcı mantığın etkisi altında olduğunu söyleyebilir miyiz? Bir yanda sermayenin, tüm bir toplumsal varoluşu kâr ilkesi temelinde sınırlandırmaya çalışan ve her kişiyi, her kurumu kendi imgesinde üretmeye yönelik anlayışı; diğer yanda kendi imgesi dışında kalanlara tanıdığı kısıtlı yaşam alanını çitleyen bürokrasi ve “hayal gücünün ölü alanları.” Elbette durumun bugün böyle olması, hiç değişmeyeceği anlamına gelmiyor. Sosyal bilimlerin bize öğrettiği tek bir şey varsa, o da toplumsal ilişkilerin, yaşamın, düşüncenin ve pratiğin sürekli bir değişim içerisinde olduğudur. Bugünden bakınca görmek güç olsa bile, bu kaçınılmaz bir gerçeklik. Önemli olan, kurumları ve hatta belki daha geniş ölçekte toplumu, bu kıskaçlardan kurtulacak şekilde dönüştürecek pratiklerin yeşermesine izin verecek alanları mücadelelerle, dayanışmalarla ve umutla kurmak, kurmaya devam etmek, öyle değil mi?

  • Mehmet Şahinler

    Önerilen Yazılar

    COĞRAFİ KEŞİFLERDE “UYGAR” VE “BARBAR” KADIN TASAVVURU

    Bedenin Coğrafyası: Çıplaklık ve Korse Arasındaki Uçurum     Günümüzde çeşitli araştırmalarda, görsellerde ve eleştirilerde “uygar” ve “barbar” ayrımı üretilirken karşımıza belirli imgeler çıkıyor. Bunların arasında benim açımdan en dikkat…

    devamını oku
    Vaftiz Esaret

    Yaşanmamış bir bütün Sözün yarım kalışıyla Kararır haykırışlar Yenilenen ömürlerle inat gibi Günah gibi Sırf namusuna değer diye Düzeltilmiş bir kurallar bütünü Doğumun masumiyeti Büyümenin vaftiziyle son bulur Bir nizam…

    devamını oku