Eril İttifaklara Karşı Başka Türlü Sarılmalar

Son zamanlarda Türkiye siyaseti açısından belirli kimliklere yapılan nefret söylemlerinin giderek arttığını, mevcut iktidarın gücünü korumaya çalışırken belirli toplumsal hareketleri hedef göstererek çeşitli söylemlerle ötekileştirmeye, kriminalize etmeye çalıştığını görüyoruz. Bu nefret siyasetine en çok maruz kalanların LGBTİ+ bireyler olduğunu rahatlıkla gözlemleyebiliriz. Büyük Aile Buluşması adı altında ‘’kutsal aile’’ gibi tanımlamaların dolaşımıyla nefret mitingleri düzenleniyor. İktidarın elinde bulunduğu tahakkümü tabii ki LGBTİ+ bireyler üzerinde kullanmasını pek çok farklı yollardan okuyabiliriz. Böyle bir siyaset mevcut iktidarın gücünü arttırır mı? Tam da gücünü kaybeden bir iktidarın gücünü korumak için dönem dönem belirli kimliklere ayrıştırıcı söylemlerini arttırması olarak okunabilir mi? Amacım kesinlikle sadece iktidarın kurduğu bu tahakkümü, heteronormatif düzenindeki ürettiği nefret siyaseti ve bu siyasetin şiddetin meşruluğunu sorgulamak ya da sadece bu şiddeti deşifre etmek değil. Amacım üretilen bu nefret siyasetini ve mevcut iktidarın LGBTİ+ bireyler üzerinde ideolojik yansımasını eleştirerek bu siyasetin belirli bedenlerle kurduğu ilişkiyi anlamak, başka bir siyasetin mümkünlüğünü düşünmek, LGBTİ+ bireylerin yasla ilişkisi ve direniş pratiklerini sorgulayarak sadece şiddete bırakılmış bedenler olarak görmemeye çalışmak ve belirli kimliklerin nefretle çerçevelenmiş hayatlarına başka türlü bir arada baktığı yolların üzerine düşünmek. Bugün iktidarın belirli noktalarda bu nefret siyasetinde ‘’başarılı’’ olduğu alanlardan bahsedebiliriz ya da bahsedenler olabilir. Tam da ‘’başarılı’’ olduğu sanılan ya da düşünülen alanların tersine mümkün pratikleri görmek için baskıyı kurduğu alanları görmeyi önemli buluyorum. Burada da tam da iktidarın gördüğü belirli söylemlerle üretilen siyasetinin idrakının önemini bir yerde tutarak bundan ibaret olmayan yaşamların başa türlü sarılmalarını görmeyi öneriyorum.

Ataerkil İttifakları Sorgulamak

Zeynep Direk İktidar neden kadın bedeniyle ilgileniyor? diye sorduğu Cinsiyeti Yazmak kitabının giriş kısmında ‘’iktidar siyasal açıdan ne kadar zayıf ve sorgulanabilir ise o kadar güç kazanma gereksinimi duyar ve bunun en kolay yolu da diğer erkeklere temel ortaklığı, ataerkil ittifakı, hatırlatmaktır.’’ der. (2016, s.22) Tam da iktidar zayıf pozisyonda kaldığında ataerkil ittifak LGBTİ+ bireylere yöneltilen nefret siyasetiyle gücünü toparlayabilir mi? Burada da daha önce belirttiğim gibi ittifakların idrakının önemli olduğunu düşünüyorum. En çok iktidarın ‘’kutsal aile’’ tanımıyla beraber ataerkil ittifak hatırlatılıyor. Bu ittifak baştan heteronormatif, ikili cinsiyet rejimine bağlı ona sıkı sıkı sarılarak kurulmuştur. Her ‘’kutsal aile’’ söylemiyle ataerkil ittifak hatırlatması yapıldığında aslında ona sığmayan bedenler artan kadın cinayetlerini, kadının ev içerisinde görülmeyen emeğini, heteronormatif kurulan yanının ötekileştirme mekanizmasını hatırladığında ittifakı bozabilecek, tam da bu kadar emin bir tanım ve nefretle karşımıza çıkışını ters düz edecektir. Aileyi kendi normatif perdesiyle beraber düşündürten iktidarın söylemlerine karşı tam da başka bir aile mümkün mü? Sorusuna doğru düşünmeye başlıyorum. 2008 yılında kurulmuş LİSTAG (Lezbiyen Gey Biseksüel Trans İnterseks Bireylerin Aileleri ve Yakınları Derneği) [1] bize basitçe LGBTİ+ bireylerin aileleri olduğunu ya da onlarla beraber yaşamın kurulduğu bir aile tahayyül ediyor gibi gelebilir ama burada düşündürdüğü şeyin sadece bu olmadığını düşünüyorum. Bu derneğin bize aslında bambaşka bir ailenin mümkünlüğünü hatırlatması ve bambaşka aileler kurulabileceğini hatırlatarak tam da ‘’kutsal aile’’ altında toplanan ittifakın ön göremeyeceği bir yere çekiyor. Tarhan (2011) ‘’LİSTAG sürecinin en önemli katkısı ise de belki ‘’aile’’ kavramını hakkında yeniden düşünmemize yol açmasıydı. ‘’der. Bu her yeniden düşünmeyle mümkün olanın, mümkün olabilecek olanın tahayyülüne doğru bir yol alırız. Aile diye düşündüğümüz şey her zaman ‘’kutsal aile’’ gibi mi yoksa bazı yaşamları nefrete, şiddete ve baskıya bırakan yanıyla düşündüğümüzde tam da söylemlerle üretilmiş olduğu için değişip, dönüşebilir farklı bir mümküne yol alabilir mi?

Direk (2016) Türkiye’de halihazırda var olan siyasi egemenliğin dilinde cinsiyet farklılığı ‘’fıtrat’’ kavramında temellendiğinden bahseder. Cinsiyet farklılığını cinsel yönelimleri de ekleyerek LGBTİ+ bireylerin karşısına sıklıkla Türkiye’de karşımıza çıkar. Tam olarak her zaman ‘’fıtrat’’ kelimesi kullanılarak karşımıza çıkmasa da ona yakın ittifaklarla karşımıza çıktığını gözlemleyebiliriz. Bu söylem tercihinin de ataerkil ittifaka çağıran, sesi gürleştirmeye çalışan bir yanı olduğunu düşünüyorum. Bu söylemlerin bazı siyasi eğilimlere çağrıyı güçlendiren bir yanı olduğu bellidir. Dolayısıyla tam da böyle bir siyasi atmosferde nefreti yayan, bireyleri hedef gösteren açıklamaların karşımıza öyle tesadüfi çıkmadığını düşünüyorum. Tam da burada da eril ittifakların yeniden hatırlatılması, nefretin kurucu yapıda olduğu siyaset arenasına yayması açısından öneme sahiptir.

İktidarın ideolojik tutumunun LGBTİ+ bireyler üzerindeki etkisini incelediğimizde tahakkümü kuran heteronormatif iktidarın bu baskıyı sadece LGBTİ+ bireylere yöneltmediğini gözlemleyebiliriz. Bu ittifakları diğer toplumsal hareketler için de kullanır, yeri geldiğinde ‘’terörist’’ kavramıyla çoğu kendinden olmayan ‘’öteki’’ kimliklere eşler ve nefret siyasi arenasını genişletmeye çalışır. Bu yazıda amacım kesinlikle bu ittifakların hatırlanmasıyla, idrakıyla bir sonuca ulaşacağımız değildir. Burada tam da LİSTAG örneğinde olduğu gibi özneler olarak eril ittifakları eğip büken, kırılmalar yaratan mümkünlerle karşılaştığımızda eril ittifakın bulaşamayacağı, kendini kurucu atfeden tahakkümün failliğinin yürütücü olamayacağı başka mümkünlüklerin yolu gözükür. Buradan da ibaretle örneğin iktidarın kullandığı ya da nefret söylemleri yarattığı iklim içerisinde belirli toplumsal hareketlerin farklı direniş pratikleriyle, kesişimsel hat yürütebileceği tam da engellemeye çalışan iktidarın kendi sıkı sıkı sarılmasını gölgeleyebilecek mümkün olan başka sarılmalar da karşımıza çıkabilir. Dolayısıyla bu nefreti merkezine alan siyaset mecrasının dışarıya doğru uzattığı yolda farklı kimlikler tanışabilir, beraber yaşamı arttıran bir pozisyonda beklenmedik sarılmalar, yollar açığa çıkabilir.

Başka Türlü Sarılmalar

Toplumsal hareketler içerisinde Türkiye’de mevcut iktidarın en çok baskısına, şiddetine maruz kalan hareketlerden birinin LGBTİ+ hareketi olduğunu gözlemleyebiliriz. Her Onur Ayı etkinlikleri kapsamında yapılacak olan çoğu etkinliğin yasaklanması, açılan sergilerin kapatılması ve yıllardır süren Onur Yürüyüşü engelleri buna başlıca örneklerdendir. Tam da heteronormatif iktidarın kendinden olmayan kimliklere, cinsel yönelimlere kurduğu ataerkil ittifaklara karşı yukarı da bahsettiğim gibi başka türlü sarılmalar, direnişler ortaya çıkar. Butler Müttefik Bedenler ve Sokağın Siyaseti konuşmasında Uluslararası Homofobik ve Transfobi Karşıtı Buluşması için Ankara’ya geldiğinde gördüğü ittifaka dikkat çeker. Dayanışma için geldiği konferans sonrası yürüyüşte feministlerin, drag queen’lerin, genderqueer’lerin, insan hakları aktivistlerin, lgbti+ların yanında dizilen laiklerin, müslümanların da olduğu bir ittifaktan bahseder. Dolayısıyla burada görülen ittifak tam da nefret siyasetiyle belirli kimlikleri kriminalize etmeye çalışan bir iktidarın yan yana dizilmesini ön göremeyecek bir ittifak oluşturur. Konuşmasında trans bireylere uygulanan polis şiddetine karşı bir arada direniş gösterdiklerinden bahseder. Tam olarak dışarıdan baktığımızda bedenler birbirine görünür, şiddet karşısında farklı kimlikler başka sarılmalar gerçekleştirir. Butler (2011-2012) ‘’bedenlerin çoğulluklarıyla bir şekilde kamusal üzerinde hak ilan edişini, maddi ortamların maddesine el koyup onu yeniden biçimlendirerek kamusalı bulup üretişini görürüz; aynı zamanda, söz konusu maddi ortamlar da eylemin parçasıdır ve eylemin esas destek noktasına dönüşmek suretiyle orada bulunmuş olurlar ‘’ diyerek eyleme dair düşündüğümüzü bedenler arası, bedenlerin çoğulluğuyla düşünmemizi, mekânın sadece maddi destek olmadığını açıklayarak yeniden sorgulatır.

Konuşmasında örnek verdiği Tahrir Meydanı’nda ortaya çıkan toplumsal hareketlilik üzerinden kamusal/özel alan ikiliği yıkıldığını ve daha önceki yapılmış olandan başka bir iş bölümün gerçekleştiğinden bahseder. Burayla beraber Türkiye’deki LGBTİ+ hareketinin bu ittifaka yaklaşan yanlarını düşünmeye çalışıyorum. Yardımcı ve Bezmez (2014) hem toplumsal hareketleri hem de mekânın kuruluşunu bedenin merkezinde yer aldığı bir haliyle Butler’dan okuyup yola çıkarak atanmış cinsiyeti aynı olan iki kişinin gündelik içerisinde öpüşmesin kamusal mekâna ait olmayan bir görüntüyken Onur Yürüyüşü ’nün bu görüntüyü kamusal alana taşıyarak kamusal/özel alan ikiliğini kıran mekân sunmasından bahseder. Bu bağlamla beraber son iki yıldır yapılan Onur Yürüyüşleriyle beraber düşünmeye yol alıyorum. İstanbul’da gerçekleşen Onur Yürüyüşleri belli bir döneme kadar Taksim’de gerçekleşirdi. Son iki yıldır Taksim’in tamamın ve ona çıkan yolların uzun bir barikatından sonra rota başka mekanları dönüştürmeye yöneldi. Burada yapılan değişikliklerin basit bir şekilde iktidara karşı başarısız olunduğuna dair bir okuma yapılabilir. Ama benim burada öne sürmek istediğim çoğulluklarıyla bedenler iktidarın eril ittifakının baskısı karşısında şehrin tamamında olduğunu vurgulamasının, başka sokakların meydanların da yürüyüşe dahil olabileceğini tam da ‘’Her Yürüyüşümüz Onur Yürüyüşü’’ sloganıyla beraber başka sarılmalarla başka yerlerde kamusal/özel alan ikililiğini bozan ters düz eden mekanların üretebileceğini gösterir. Dolayısıyla kaybedilmiş bir uzam olarak okumak yerine uzamın zaten her LGBTİ+ bireylerinin yürüdüğü her alanın dolaşıklığıyla beraber düşünmeyi öneriyorum. Bununla beraber engellenen Onur Yürüyüşlerine ek olarak Trans Onur Yürüyüşü ’nün belirli bir aradan sonra iki yıl önce yeniden başlamasıyla şehrin tamamında LGBTİ+ bireylerin var oluşuna dair imgeler görebileceğimiz çalışmalar yapıldı. Burada tam da kamusal alan içinde görünmez, hayalet kılınan yaşamlar yaşamın olduğu her yerde açığa çıkan var oluşunu haykıran ve görünür/duyulur olarak karşımıza bir pankartla, yazılamalarla, sticker yapıştırılmasıyla çıktı. Belirli meydanlara, üstgeçitlere ve köprülere asılan bayraklar, pankartlar sadece LGBTİ+ bireylerin var oluşunu da hatırlatmakla kalmayıp yine özel alan olarak görüneni kamusal alana taşıyıp başka bir ittifak kurmaya yol aldırıyor.

Taksim’den çıkıp farklı alanlarda tezahür eden İstanbul Onur Yürüyüşleri 2023 yılında Nişantaşı’nda 2024 yılında Caddebostan’da yapıldı. Yukarıda dediğim gibi bu değişiklik de yine birçok farklı bir şekilde okunabilir. Mevcut iktidarın gerek söylemlerle gerek yoğun ablukalarla kapattığı bir atmosferde LGBTİ+ bireylerin aslında bu direnişi başka alanlara çekebilmesini tam da tüm kuvvetini ortaya koyan bir güce karşı farklı var oluş biçimleriyle, eminliğini sarsıcı şekilde ters düz ettiğini de gözlemliyoruz. Dolayısıyla iktidarın yürütmemek üzere kurduğu güce bakarsak LGBTİ+ bireylerin farklı mekanlarda varoluşlarını söyleyebilir, duyulabilir, görünebilir kılarlar. Bu bir yanıyla da yine ısrarla hatırlatılmaya çalışılan ittifakların öngöremediği bir buluşma, mümkünlüklerdendir.  Tam da ablukaya aldığını sandığı, sesini duyulmaz kıldığı kimlikler her an her yerde çoğulluklarıyla bir araya gelebilir ve yine iktidarın öngöremeyeceği bir mümkünü açabilir.

Son Onur Yürüyüşü geçen sene yapılan Nişantaşı’ndaki yürüyüşü engelleyemedikleri için daha büyük bir ablukayla karşı karşıyaydı. Bu sefer direniş pratiği mekan olarak belleğin taşıyıcı Taksim’den iyice uzaklaşarak Caddebostan’a taşınmıştı. Orada birkaç eylemci ellerinde büyük bir halıyla ‘’Altında yer kalmadı’’ yazılı halı taşıyorlardı. Bu yazıya ve genel olarak halının altına attıklarımızı düşündüğümüzde bu sadece LGBT+ hareketinin direnişini görmekle kalmayıp toplumsal yaşam içerisinde halının altına atılan ya da belirli yaşamların görmezden gelinişi, sessiz kalınışına dair önemli bir söz üretildiğini düşünüyorum. Bu üretilen sözün Onur Yürüyüşü’nde atılmasının kesinlikle çok ayrı bir önemi var. Amacım bu söylemin iktidarın nefret siyasetinin, görünmez kıldığı yaşamlara dair bu sözün birleştirici bir yanına da dikkat çekmek. Özel alan olarak görünen halı bir anda eylemin parçası olarak üzerinde yazılan yazıyla beraber düşünülerek kamusal alana taşıyor ve bir yandan da halının altına atılanlarla ses buluyor. Özel alana ait olan halı bir anda Caddebostan’da eyleme geliyor bedenler tarafından kamusal alana taşınıyor.

Yası Heteronormatif Perdeden Düşün(e)memek

2024 20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Günü’nde 5 Ocak 2015’te tranfobik şiddete dayanamadığını söyleyerek köprüde yaşamına son veren trans kadın Eylül Cansın’ın anısına köprüye lazerle ‘’EYLÜL CANSIN BURADAYDI’’ yazıldı. Nefret siyasetinin bu kadar arttığı düzende her yaşamın değerini, biricikliğini düşündüğümüzde özellikle transların yaşamının Türkiye içerisinde ‘’yası tutulmayacak olan’’, ‘’yaşam sayılmayan’’ hale getiriliyor. Kaybedilen birçok LGBTİ+ gibi Eylül Cansın’ın adının köprüye yazılmasının kamusal alanda adı, yası, kimliği görünmez kılınmış biricik yaşamın adını köprüde görerek yasına imkân sağlıyor ve LGBTİ+ bireylerinin adı bir köprüde kısa bir süre de olsa yer buluyor.

Yaşamlar heteronormatif iktidarın kıstaslarına sığmadığında yaşarken ayrı şiddete bırakılanlar öldüğünde de ‘’yası tutulamaz’’ olurlar. Başka türlü ölümler kamusal alanda Türkiye içinde imkân bulurken, LGBT+ bireylerin yaşamın kaybı kayıp olarak görülmez, yası tutulması engellenir. Tam da engellemeye çalıştıkları kimliklerin başka ittifaklarıyla kamusal alanda bedenleriyle tezahür edebilirken yasları da bambaşka şekillerde tutulabilir/kayıp sayılabilir. Siyaset dediğimiz mecraya Türkiye’de bazı bedenlerin yası yer bulurken LGBTİ+ bireylerin yasının dahil olmaması beni Butler (2004)’ı takip ederek ‘’Kim insan sayılır? Kimin yaşamı yaşam sayılır?’’ sorularını Türkiye için sormaya itiyor.

Kim olduğumuzu başkalarının birlikteliğiyle düşünen ve ‘’Sensiz ben kimim?’’ sorusuyla siyaseti, yaşamı ve yası tutmaya dair bir kapı aralıyor. Bu soruyla beraber yaşamın mevcut iktidarın nefreti yayan ve heteronormatif eril ittifakları çağırarak LGBTİ+ bireylerin görünmez kılma çabalarının yerine tam da Sen’den ayrı olamayan bir Ben’i bilerek yaşam içerisinde görülmeyen, hayalet kılınan yaşamların da dahiliğiyle toplumsal alanı tahayyül edişimiz bedenleri bir aradalığıyla kapsar. ‘’Sensiz ben kimim?’’ sorusunu ısrarla sorarak LGBTİ+ hareketi içerisinde yaygın olarak atılan ‘’Nerdesin aşkım? Burdayım aşkım.’’ Sloganını beraber düşünüyorum.  Atılan slogan bedenlerin varoluşlarının burada ve beraber olduğunu hatırlatmada önemli bir yere sahip olduğunu söyler. Kendi varoluşlarını başkasının beraberliğiyle gören, nerede varoluşunu haykırdığını soran ve yaşamı beraber paylaştığımızı hatırlatan bir slogan bu. Sen’in nerde olduğun Ben’im nerede olduğuma karışarak, bir arada yaşadığımızı hatırlatır.

 

KAYNAKÇA

Butler, J. (2004). Kırılgan Hayat. İstanbul: Metis Yayınları.

Butler, J. (2011/2012) Müttefik Bedenler ve Sokağın Siyaseti. Cogito, 68-69, 28-51

Bezmez, D. ve Yardımcı, S., Yeni İstanbul Çalışmaları. A.B. Candan ve C. Özbay (Der.). İstanbul: Metis Yayınları.

Direk, Z. (Der.). (2016). Cinsiyeti Yazmak. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Tarhan, M. (2011). Lambdaistanbul Aile Grubu (LİSTAG) Yeni Bir Aile, Yeni Bir Aktivist Dil. Cogito, 65-66, 375-381

[1] https://listag.org/

  • Emir

    Önerilen Yazılar

    COĞRAFİ KEŞİFLERDE “UYGAR” VE “BARBAR” KADIN TASAVVURU

    Bedenin Coğrafyası: Çıplaklık ve Korse Arasındaki Uçurum     Günümüzde çeşitli araştırmalarda, görsellerde ve eleştirilerde “uygar” ve “barbar” ayrımı üretilirken karşımıza belirli imgeler çıkıyor. Bunların arasında benim açımdan en dikkat…

    devamını oku
    Vaftiz Esaret

    Yaşanmamış bir bütün Sözün yarım kalışıyla Kararır haykırışlar Yenilenen ömürlerle inat gibi Günah gibi Sırf namusuna değer diye Düzeltilmiş bir kurallar bütünü Doğumun masumiyeti Büyümenin vaftiziyle son bulur Bir nizam…

    devamını oku