Gezi’nin Çocukları Büyüdü; Sırrı Abi’sini Uğurluyor

Ben Sırrı Süreyya Önder ile hiç tanışmadım. Onunla hiç tanışmadan onu seven milyonlardan biriyim. O bizim Sırrı abimizdi, barışa inatla yürüyen yoldaşımızdı. O bizim yerimize, bizimle birlikte direndi. Tam da bu nedenlerle bu yazı bir tanıklığın değil bir yakınlığın ifadesi. Ne içli içli bir hatırat ne de soğuk bir anma yazısı… Bu yazı Gezi’de onunla büyüyenlerin şimdi onun yokluğunda sesini taşıma sözüdür. 

Sırrı Süreyya Önder’i sadece milletvekilliği ya da sanatsal üretimi ile değil; Gezi’de, sokakta, Meclis’te, adliyede ve hayatın tüm çatışma alanlarında halkların vekili oluşuyla hatırlamamız gerekiyor. O, “vekili” olduğu herkesle aynı dertte, aynı sokakta, aynı sofradaydı. Gezi’nin ilk günlerinde söylediği “Ben ağaçların da vekiliyim” sözü, hayatı boyunca sürdürdüğü temsil politikasının en yalın haliydi aslında. Bu söz onun siyaseti nasıl kavradığını, hangi zemine bastığını açıkça ifade ediyordu. 

*** 

Gezi Direnişi denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri oldu. Gezi’yi “siyaset üstü” değil “siyasetler arası” bir isyan olarak gördü.1 Farklı kimliklerin ve kuşakların birbirine temas ettiği, demokrasi talebinin yükseldiği kolektif bir hareketti Gezi; siyasetin sadece “temsil” üzerine kurulmadığı, birlikte yaşam kapasitesi üzerinden kurulduğu bir andı. Dolayısıyla, Sırrı Süreyya Önder, bu yaşam haddinin bir temsilcisi değil, bir parçasıydı. Onun siyaseti, tüm ezilenlerin, ötekileştirilenlerin vekaletini de alan toplumsal sözleşmenin ifadesiydi.  

Sırrı Süreyya Önder için Gezi, “bildiğimiz politikanın sonu”ydu. Temsil değil doğrudan katılım; burjuva partiler değil kolektif akıl; siyasetçiler değil yurttaşlar. O gün kurulan mutfaklar, revirler, forumlar sadece birer mekân değil; yeni bir toplum tahayyülünün mikro denemeleriydi. Ve işte tam da bu nedenle, Gezi’nin geleceği bir hafıza meselesi değil, bir siyasal hat meselesidir. O hat hâlâ açıksa, Sırrı abinin katkısını görmezden gelemeyiz. 

Önder’in siyaseti başka bir sorumluluk biçimini de beraberinde getiriyordu. Onun ısrarı, Türkiye siyasetinin en zor ama en hayati meselesi olan barış üzerineydi. Barış için yürütülen her diyalogda onun emeği, dili, mizahı ve inadı vardı. “Bir kişi bile barışı talep etmeye devam ederse barış umudu var demektir” dediğinde, bu yalnızca duygusal bir mesajın ötesinde politik bir gerçekliği de içeriyordu. Çünkü biliyordu: mutluların mutsuzlara borcu var. 

Sırrı Süreyya Önder’in vedası yasla birlikte bize bir görev de bıraktı. Dinlenmeye çekilen bedeni, ardından eksilmeyen bir yük bıraktı: Barışın yükü. Şimdi o yük bizim omuzlarımızda. Barış umudu artık bizim sesimizde, bizim sözlerimizde yaşayacak. Sırrı Süreyya Önder artık aramızda değil ama onun inşa etmeye çalıştığı “birlikte yaşam” fikri hala bizimle. Bu sesi diri tutmak, sadece bir anma değil, barışa dair kurulmuş her cümleyi, birlikte yaşamı mümkün kılacak bir mücadele çağrısına dönüştürmektir. 

Gezi’nin çocukları büyüdü. Şimdi o çocuklar Sırrı abisine veda ediyor ve bir söz veriyor: Sırrı abiye sözümüz barış olacak! 

1 https://birartibir.org/bildigimiz-siyasetin-sonu/ 

2https://www.youtube.com/watch?v=oJAOk_77_Yg&t=1577s 

  • Zeynep Altıok

    Önerilen Yazılar

    Acziyet Ürpertisinin Estetik Katlinde Bildung’un [(ÖZ)+(NE)?] Tasarısı

    Abwärts wend ich mich zu der heiligen, unaussprechlichen, geheimnisvollen Nacht. Fernab liegt die Welt – in eine tiefe Gruft versenkt – wüst und einsamist ihre Stelle. In den Saiten der…

    devamını oku
    2026-1447 Ramazan Defteri Kapanırken: Eşitsizliklerimizin Bilançosunu Çıkarmak

    Ramazan ayı; Sünni Müslümanlar için eşitsizliklerin farkına varılıp giderilmeye çalışıldığı, bunu yaparken de Allah’ın rızasının (rıza-ı ilahi) gözetilerek ibadet edildiği müstesna bir zaman dilimi. Fakat Ramazan’ı anlamlandırma biçimlerimiz yapısal eşitsizliklerin…

    devamını oku