Kadın Katili
Çıktığı dönemde çok sert eleştirilere maruz kalan film, Emeric Pressburger ile The Red Shoes (1948) ve Black Narcissus (1947) gibi başyapıtlara imza atmış yönetmeninin kariyerini bitirse de yıllar içinde kültleşti ve bugün tüm zamanların en iyi İngiliz filmleri arasında yer alıyor.
İleride sinemacı olmak isteyen Mark Lewis bir film stüdyosunda çalışırken bir yandan da kadın modellerin tezgâh altından satılan fotoğraflarını çekmekte ve esasen münzevi bir hayat sürmektedir. Mark’ın babası, korku üzerine çalışan ünlü bir psikologdur ve çocuğunu deney faresi olarak kullanarak onda derin bir travma yaratmıştır. Babasının izinde, korkuyu görme arzusunun peşinde, kadınları öldürmekte ve ölüm anlarını kayda almaktadır. Mark’ın, gözleri görmeyen annesi ile birlikte yaşayan zeki ve sevecen komşusu Helen’la tanışması kendini açmasına olanak tanıyacaktır.
Filmde henüz Mark’ı görmeden Mark’ın gözüyle görürüz. Bakma ve görme arzusunu sorgulayan film, karanlık sinemada oturup perdedekini izleyen seyircinin de bir anlamda voyeur olduğunu hatırlatarak bizi ustalıkla rahatsız eder.
Filmin kaçınılmaz olarak kıyaslandığı Sapık gerek Hitchcock’un zekice pazarlama yaklaşımı gerekse hikâyeyi katilin gözünden anlatmaması ve katili ancak filmin sonunda anlamamız gibi etmenler sayesinde tarihe mal olurken Powell’ın filmi uzun müddet yerden yere vurur. İki film de slasher janrının ilk örneklerinden sayılmaktadır.
