arayışlar


Zaman, Mekan ve Sosyoloji
Burhan Özgen


Mekan sosyolojisinin veya analizini genellikle kent sosyolojisi, kent kültürü vb. alanların bir alt başlığı olarak değerlendirmek bir gelenek halini almış gibidir. Bu bir bakıma hem tekil olarak mekanların ve hem de kamusal mekanların üzerine çekilmiş bir örtüdür. Oysa bu örtüyü kaldırıp mekana sadece bir fenomen olarak bakıldığında oldukça geniş bir sahayla karşılaşılmaktadır. Mekanların, insan deneyimleri ve tarihsel, toplumsal olanla bağlantıları yakalandığındaysa bu saha daha da zenginleşmektedir. Bir zaman W. Benjamin’in Paris pasajlarında yapmaya çalıştığı gibi; geleneğin izlerinin tarihsel mekanlarda parçalanmaya çalışılması bu anlamda ilginç bir örnektir. Kuşku yok ki Benjamin’in sunduğu oldukça önemli bir yöntemdi. Yine yüzyılın başında Simmel’in yapmış olduğu kent çalışmaları dikkate değerdir. Simmel kente çok geniş bir çerçevedev bakmak yerine insan ruhu ve aklıyla metropol yaşamı arasındaki dengeyi ya da dengesizlikleri;uyum ve uyumsuluğu veya anlamları irdeleyerek modern ve hatta erken merinler oluşturmuştur. Ancak Simmel ya da Benjamin’in yaptığı çalışmalara benzer çalışmalar az çok yapılmıştır. Bu bakımdan da mekanlarla ilgili olarak kurumsal ve ampirik çalışmalar yapmak zorunlu gibi görünmektedir.

Özellikle son yüzyıldaki sosyoloji tarihine bakıldığında sosyolojinin ‘zaman’ ve ‘mekan’ kavramları üzerine pek düşünmemiş olduğu görülmektedir. Dahası bir dizi teknolojik gelişme de osyolojiye yansımamış, toplumsal kurumsallaştırmalar daha çok tarihselci bir çigide oluşturularak, toplumsal yapılar üzerinde durulmuştur. Tarihselci yaklaşımın bi sonucu olarak da mekanların toplumdal dönüşümüne ve dönüştürücü etkisine ve zaman kavramına pek yer verilmemiştir. Ancak mekanın zamanla olan ilişkisinin yanı sıra sosyolojinin zaman kavramına yaklaşımı ve toplumsal yapılara, ilişkilere ne tür bir zaman algılayışıyla baktığı büyük önem taşımaktadır.

Hem tek tek insanların hem de toplumların mutlaka belli bir zaman kavrayışı vardır. Gündelik yaşam içinde zaman kavramı genellikle sorgulanmaz. Bu adeta apiriori bir bilgi gibi yerleşik bir bilgi türüne dönüşür. Augistunus’un zamanla ilgili sözleri hatırlandığında durum daha da açıklık kazanmaktadır; yaklaşık olarak şöyle demişti: “ne olduğunu çok iyi bildiğim ama sorulduğunda bilmediğim şey:zaman“  Dolayısıyla da insan dünyaya, topluma, diğer insanlara bakarken, arka planda kendini hissetirmeyen ama oldukça belirleyici bir güce sahip olan ‘zaman algılayışı’ her vakit varlığını sürdürür.

Fransız filozof Gaston Bachelard şöyle demektedir: “Mekan peteklerinin binlerce gözünde zamanı sıkışmış olarak tutar. Mekan bu işe yarar.“ Bachelard burada zaman-mekan ilişkisinin dinamiğini vurgulamaktadır. Anlaşılan o ki, mekan söz konusu edildiğinde zaman göz ardı edilememektedir. Dolayısıyla da bu yazıda mekan ve sosyoloji ilişkisi ele alınırken zamanla ilgili kuramlar ve zamanın mekanla ilgili bazı kuramlar ve zamanın mekanla ilişkisi irdelenmektedir.

İlkin Gaston Bachelard’ın “ Mekan Poetikası” adlı eserinde mekan çözümlemelerine ve mekanı bir fenomen olarak ele alışı biçiminde değinilmektedir. Bachelard mekanı şiirsel imgeyle ilişkilendirerek, bir mekan olarak ‘ev’ imgesinin insan ruhundaki etkilerini oldukça kapsamlı bir şekilde incelemektedir.

Bu yazıda ele alınan bir diğer metin John Urry’nin “Mekanları Tüketmek” adlı eseridir. Urry bu kitabında ; mekanın toplumsal anlamlarını, zamanla ilişkisini, sosyolojideki yeri ve mekanların nasıl bir tüketim nesnesine dönüştüğünü, tüketim ideolojisi ve kapitalist ilişkiler bağlamında sorunsallaştırmaktadır. Urry’ye göre mekanlar tüketim alanları olarak yeniden yapılanmakta, hem görsel açıdan ve hem de kelimenin gerçek anlamıyla tüketilmektedir. Bu bağlamda günümüz açısından mekanlardaki kimlik tüketimi, başka bir deyişle kimliksizleşme süreçleri de mekanların tüketimi ile ilişkili gibi görünmektedir.

Çok geniş yansımaları olmakla birlikte mekan çözümlemeleri bu yazıda, fenomen olarak mekanın anlamları, zamanla olan ilişkisi ve son olarak sosyolojik yansımaları çerçevesinde ele alınmaktadır.

I- GASTON BACHELARDIN MEKAN ÇÖZÜMLEMELERİ

             I.a – Şiir Fenomenolojisi

             Gaston Bachelard bir tür şiir fenomenolojisi yapmaktadır. Bu yüsden imgenin oluşumları üzerinde uzun uzadıya ve derinlikli bir boyutta durur. Aslında, bir bakıma Bachelard filozofun tavrıyla şairin tavrını birleştirir. Ya da başka bir deyişle filozofun deneyimleriyle şiirin olanaklarını iç içe geçirir. Bachelard’a göre bir filozof şiirsel imgelem sorununu ele alırken, o güne kadar öğrendiği bütün pozitif bilgileri bir kenara bırakmalıdır. İlkin şiirsel imgede tespit edilen nokta, bu ömgede, bilimin en temel ilişkilerinden biri olan nedensellik ilişkilisinin olmamasıdır. Şiirsel imgede nedensellik yoktur. İmge bir itkinin etkisinde kalmaz. Bunun tersi doğrudur. Burada Bachelard, Eugéne Minkowski’den ödünç aldığı “yankılanma” kavramını kullanır. Yankılanmada nedenselliğin tersi vardır. Bir imgenin varlığını belirleyebilmek için onun yankılanmasını algılamak gerekmektedir. İmge uzak geçmişle birlikte ortaya çıkmaz, tam tersine bir imgenin parlamasıyla uzak geçmiş titreşir, yankılanır. “Bir ruhtan bir başka ruha geçiş olgusu içinde ele alındığında bir şiirsel imgenin nedensellik araştırmalarından kaçtığını görürüz. Şiirselliğin varlıkbilimini, ruhbilim gibi belirli ölçüde nedenselliğe sahip öğretiler hiçbir zaman belirleyemez: Şiirsel imgeyi hazırlayan hiçbir şey yoktur. İmgeyi hazırlayan şey, -yazınsal kipte- özellikle kültür olmadığı gibi, -ruhsal kipte- algılama hiç değildir.” Bachelard’ın nedensellik yerine yankılanma metaformu kullanması oldukça önem taşımaktadır. Ona göre ancak yankılanmayla geçmişteki anlar duyumsanabilir. Ne ki imge ilkin, yüzeyden önce derinlikleri yakalar. Derinliklerde yankılanarak yüzeye doğru titreşir. Bachelard’ın fenomenolojisinde bir imajın görsel etkisine dayanılarak ele alınması yoktur. Daha çok işitsel öğeler üzerinde durulur. Yankı metaforu da bu yüzden kullanılır.

Bachelard şiirsel imgeyi bir tür dolaysız varlıkbilim olarak düşünür ve kendisinin bu varlıkbilimi incelediğini söyler. Şiirsel imgeyi de bir logos olarak düşünmek gerekmektedir. Bachelard logos’u özellikle vurguluyor. Dilden önce gelen bir alanda akıl yürütmenin yapılamayacağı düşüncesinin her ne kadar varlıkbilimsel derinlikten yoksun olduğunu kabul etse de, Bachelard şiirsel imgelem alanı için bu düşüncenin doğru olduğunu düşünür. Aslında Bachelard bu düşünceyi, şiirsel imgeyi bir nesne olarak kabul eden yaklaşıma karşı savunmaktadır. Bir diğer nokta da şiirsel imgenin ikili bir derinleşmeyi gerçekleştiriyor olmasıdır. Bachelard bir şiirin ruhsal etkisini ortaya çıkarabilmek için, fenomenolojik iki çözümleme çizgisini izlenmsi gerektiğini ifade eder: Bunlardan biri zihnin derinliklerine, ötekiyse ruhun derinliklerine giden çizgidir. Buradan da anlaşılacaği gibi Bachelard, şiirsel imge için zihinsel ve ruhsal etkinliğin gücünü birlikte ele almaktadır.

            I.b- İlk Mekan Olarak Ev
            
             Bachelard Mekanın Poetikası’nda özgül olarak “ev”i ele alır. Ancak evi fiziksel bir nesne olarak ele almaz. Bir tür zamanla ve anı izleriyle dolu olarak ele alır. Bu yüzden mekanlar sadece verili değildir. Mekan zorunlu olarak zamana nitelik kazandırır. Mekan anıyı olası kılacak biçimde dönüştürür. Bu bakımdan “ev” özellikle anı oluşumunda önemli bir rol oynar. Ev hayal kurmayı barındırır.

Bachelard, eve tamamen metaforik bir anlam yükleyerek, cisimleşmiş bir bellek nosyonu sunar. “Evler kişinin bedeni ve anıları aracılığıyla yaşanırlar. Ev bize hem dağınık imgeler, hem de bir imgeler bütünü sağlar.”

Bachelard, bir fenomenologun görevinin evleri anlatmak, evlerin manzaralarının ayrıntılarını anlatmak vs. olmadığını söyler. Önemli olan mekanın özünü yakalamaktır. İlk kozayı oluşturan özü yakalamak gerekmektedir. Bu yüzden ev, varlığın ilk mekanıdır. “Evimiz bizim dünya köşemizdir. Bizim -sık sık yinelendiği gibi- ilk evrenimizdir. Ev gerçek bir kozmostur. Sözcüğü tam anlamlarıyla kapsayan bir kozmos. İçtenlikle bakıldığında en yalın ev bile güzel değil mi? “Yalın ev”leri betimleyen yazarlar, mekanın poetikasına ilişkin bu öğeye sık sık değinir. Ne var ki bu değinmenin üzerinde gereğinden çok daha az dururlar. Bu yazarlar, anlatacak pek bir şey bulamadıklarında yalın bir evde hiç oyalanmazlar. Yalın evi, ilkel yalınlığını gerçekten yaşamadan, güncelliği içinde niteler –ki bu ilksellik, zengin olsun yoksun olsun düş kurmayı kabullenen herkesindir.”

Evin ele alınışı tekil imgesellikler taşır ancak ev, bir temel yapı gibi insan ruhunun çözümlenme aracı olarak görülmektedir. “..bu aracın yardımıyla basit evimizde düşler kurarken kendi içimide mağara avuntularını yeniden bulmayacakmıyız? ....Yanlızca anılarımız değil unuttuklarımız da içimizde barındırılmıştır. Bilinçsizliğimiz barındırılmıştır. Ruhumuz bir oturma yeridir. Ve evleri, odaları sürekli anımsayarak kendi içimizde oturmayı öğreniriz.” Bachelard’ın yapmaya çalıştığı mekan olarak “ev”in çözümlemesini gerçekleştirebilmektedir. Ancak evin çok geniş ve derin anlamları vardır. Ev bir varlık olarak ele alınmaktadır. Ev varlığın ilk mekanıdır. Hatta daha da ileri gidilip, varlığın kendisini oluşturandır da denebilir. Dolayısıyla mekan (Bachelard’a göre ev) belleğin, zamanın, alışkanlıkların, yaşam tarzlarının oluşumunu yansıtan bir örüntüye sahiptir. Ev Bachelard’da mekan çözümlemeleri için bir temeldir: “İçinde gerçek anlamda oturulan her mekan, ev kavramının özünü kendi içinde barındırır.”

Bachhelard amacının, evin insanın düşünceleri, anıları ve düşleri için en büyük birleştirici güçlerden biri olduğunu kanıtlamak olduğunu söyler.”Bu birleştirmede bağlayıcı ilke düş kurmadır.Geçmiş,bugün ve gelecek, eve farklı dinamizmler kazandırır; çoğu zaman birbirinin içine giren, kimi zaman birbirine zıt düşen, kimi zaman da birbirini uyaran dinamizmler. Ev, insan yaşamından, kazanılmış şeylerin korunmasını sağlar, bunları sürekli kılar. Ev olmasaydı, insan dağılıp giderdi. Ev, insanı gökten inen fırtınalara karşı olduğu gibi, yaşamında yaşadıpı fırtanalara karşı da ayakta tutar.

Aynı zamanda hem beden,  hem ruhtur. İnsan varlığının ilk evrenidir. Üstünkörü metafiziklerin öğrettiği gibi insan “dünyanın ortasına bırakılmadan önce”, evin beşiğinde yatırılır. Kurduğumuz düşlerde evi her zaman bi büyük beşik olara düşünürüz. Somut bit metafizik öğreti bu olguyu, bu basit olguyu bi kenara atamaz; öyle ki, bu olgu bir değerdir; düş kurmalarımızda dönüp dönüp geldiğimi önemli bi değer. Varlık, hemen bir değer niteliği kazanır. Yaşam güzel başlar; evin kucağında kapalı, korunmuş,sıcacık.”

Bu anlamda varlık, evi her zaman içinde taşır. Bunun tersi de doğrudur. Ancak buarada sözü edilen ilk evlerdir; varlığın doğup, büyüdüğü, oturma işlevlerinin kazanıldığı mekanlar olarak. Daha sonra oturulan diğer evler o ilk belirleyiciliği altındadır. “Daha sonra art arda içinde yaşadığımız evler, hareketlerimizi kuşkusuz sıradanlaştırmıştır. Ama başımızdan bir sürü serüven geçtikten, uzun süre uzakta kaldıktan sonra o eski eve yeniden girecek olursak, en incelikli hareketlerin, o ilk hareketlerin içimizde capcanlı, hiç değişmeden kaldığını görmek bizi çok şaşırtır. Sonuçta doğduğumuz ev içimize, çeşitli oturma işlevlerinin hiyerarşisini kazımıştır. Biz, o evin oturma işlevlerinin diyagramıyızdır ve öteki bütün evler, bir ana izleğin çeşitlemelerinden başka bir şey değildir. Alışkanlık sözcüğü, o unutulmaz evi hiç unutmayan bedenimizin bu tutkulu bağlılığınıifade edemeyecek kadar yıpranmış bir sözcüktür.”

Söz konusu olan fiziksel mekanın taşıdığı önem değildir. Varlığın doğduğu ev, onu barındıran çatı olmaktan çok, düşleri barındıran bir çatıdır. Bu bakımdan ev bellektir, bilinçaltıdır, düştür. Mekan olarak ev, Bachelard’da varlığın oluşturan katmanların toplamı gibidir.

             I.c- Mekan Çözümlemesi

             Bachelard kendisini bir mekan sever olarak değerlendirir ve amacının mekanların insansal değerini belirlemek olduğunu söyler. Mekan yalnızca olgusallığıyla değerlendirilmez, oldukça önemli bir başka yönü de mekanın imgelem düzeyinde yaşatılanmış olmasıdır. Bachelard’a göre imgelem durmadan imge üretir ve yeni imgelerle zenginleşir. Bachelard’ın yapmaya çalıştığı da bu imgelem zenginliğinin boyutlarını araştırmaktır. Aslında, neden mekanlar? gibi bir sorunun cevabını Bachelard şu paragrafta vermektedir:

“Nasıl oluyor da gizli odalar, ortadan kalkmış odalar, unutulmayan bir geçmişi barındıran barınaklar haline geliyor? Dinginlik nerede ve nasıl ayrıcalıklı durumlar bulabiliyor? Geçici barınaklar ve rastlantısal sığınaklar, özel düşlerimizde kimi zaman naslı hiçbir temeli olmayan değerler kazanıyor? Ev imgesiyle gerçek bir birleştirici ruhbilim ilkesine dayanıyoruz. Betimlemeli ruhbilim, derinlikler ruhbilimi, ruhçözümleme ve fenomenoloji, söz konusu ev olgusuyla, mekan çözümleme adını verdiğimiz bu öğretiler bütünü oluşturabilir. En farklı kurumsal ufuklar çerçevesinde incelendiğinde öyle görünüyor ki, ev imgesi, öz varlığımızın topoğrafyasına dönüşüyor.”

Bachelard ruhbilim, ruhçözümleme ve fenomenoloji gibi disiplinlerin çeşitli yöntemlerini kullanarak mekan çözümleme modelini  geliştirmeye çalışmıştır.

Bachelard, tıpkı psikanaliz yönteminde olduğu gibi mekan çözümleme yönteminde de belirgin sorular oluşturur.

“Bu yanlızlıklar karşısında mekan-çözümleme sorar: oda büyük müydü? Tavan arası dolu muydu? Köşe sıcak mıydı? Peki, ışık nereden vuruyordu? Bu mekanlarda sessizlik nasıl yankılanıyordu?   Yalnız başına düşün kurmanın çeşitli sığınaklarının sessizliklerinin nasıl tadına varıyordu?”

Bu, Freud’un divana yatmış hastasına serbest çağrışım metodunu uygulayarak sormuş olduğu soruları çağrıştırmaktadır. Bachelard özel yaşamının bilinebilmesinin, yaşanılan mekanların çözümlenmesinden geçtiğini ileri sürer. Hatta Bachelard için mekan çözümlemesi birçok bakımdan yaşam öyküsü ve tarihsel çözümlemeden daha öncelikli bir yere sahiptir:

“Uzun yalnızlıklar sonunda somutlaşmış süre fosillerini mekan sayesinde, mekanın içinde buluruz. Bilinçdışı oturur odada. Anılar devinimsizdir; her biri, yerleştiği ölçüde sağlamca tutunur yerine. Bir anıyı zaman içinde yerine oturtmak, yalnızca yaşamöyküsü yazarlarının kaygısıdır ve bir tür dış tarih yaratma, dışımızdaki tarih tarafından kullanılma, başkalarına iletme gereksemesine karşılar yalnıca. Konusunu yaşamöyküsünden daha derinliğe inceleyen yorumbilimin (hermeneutigue), tarihi zamansal, bağlayıcı, yazgımız üstünde etkisiz dokusundan kurtararak yazgı odakları belirlemesi gerekir. İç yaşamın bilinmesi açısından, özel yaşamımıza ilişkin mekanların saptanması, tarihlerin belirlenmesinden daha önceliklidir.”

Buarada ortaya çıkan önemli bir sonuç, mekanı Bachelard açısından “her şey” olmasıdır. Bergsoncu süre eleştirilir, daha doğrusu aşılmaya çalışılır. Bachelard, Bergsoncu süre kavramında yıkılıp gitmiş olan somut sürenin yeniden yaşanmasının zor olduğunu, bunun yaşanmaktan çok ancak “düşünülebileceğini”ifade eder. Çünkü zaman belleği artık canlandıramaz. Bunu yapsa yapsa mekan yapabilir ancak. “Uzun yalnızlıklar sonunda somutlaşmış süre fosillerini mekan sayesinde, mekanın içinde buluruz.”

Bachelard’ın mekana verdiği değer, kendi yöntemi açısından anlaşılır gibi görünmektedir. Mekana büyük bir tutkuyla yaklaşır. Geçmiş, anılar, yalnızlık, bellek gibi insan ruhunun yapıcı öğelerinin izlerini mekanlarda ve özellikle deilk mekanlarda, evin yapısında bulmaya çalışır. Geçmiş, gelecek, şimdi, bir varlığın mekanında (kabuğunda) aranır. Çünkü anılar, bellek, zamanda kaydedilmiş olarak durmaktadır. Mekan çözümlemeci bu kayıtları da deşifre etmek için çabalar.

             II. John Urry ve Mekanların Tüketimi

             Urry’nin mekanları ve mekan sosyolojisi ele alışı tüketim kavramı bağlamındadır.  Mekanların bir tüketim alanı olarak, nasıl yeniden yapılandığı, görsel açıdan tüketim ve kimliklerin tüketimi gibi konular Urry’nin üzerinde durmuş olduğu alanlardır. Ancak Urry, mekanların sosyolojideki yeri ve sosyolojinin mekan dolayımıyla zamana yaklaşımı konusunda da yer verir. Urry’e göre 20. yüzyılda daha çok felsefe uğraşmıştır. “Zaman ve mekan, asıl olarak zaman-dışı ve mekan-dışı bir sosyoloji kurmaya hizmet eden ayrımlar çerçevesinde biçimlenmiş, önceden var olan nosyonları parçalayarak gelişti. Toplumlar, genellikle içeriden büyüyen, kendi zaman ve mekan-dışı yapılarına sahip kendilikler olarak ele alındılar. Bunun yanı sıra toplumlar birbirlerinden ayrı olarak görüldüğü; normatif konsensüs, yapısal çatışma ve stratejik davranış süreçlerinin çoğu, sınırları ulus-devlet ile çakışan her toplum için içsel olarak kavramlaştırıldı. Kent ve kır sos yolojisi dışında, mekan boyunca gerçekleşen içsel farklılaşma süreçleri ancak sınırlı biçimde kabul edildi. Bu nedenle 20.yüzyıldaki çok sayıda sosyoloji akımının araştırma konusu, toplumsal yapıları üzerinde kuruldukları mekanla tutarlı olarak ele alan, birbirinden bağımsız toplumlar sistemi olmuştur, bu sosyolojide farklı toplumsal zamanlara ya da bu yerler ve örgütlenmelerin önemli açılardan zamana bağlı olduklarına ilişkin çok az çalışma yapılmıştır.”

Urry, aynı şekilde Soja’nın işaret ettiği bir gerçeğin altını çizer; bu da 20.yüzyılın başındaki birçok teknolojik gelişmenin (telgraf, telefon, bisiklet, sinema, uçak, pasaport, gökdelen...vb.)o dönemdeki toplumsal kurama yansımadığı gerçeğidir. Bir bakıma, tarihsel bilinç toplumsal kuram içine öylesine yerleşmiş ki, tarihsel imgelem mekansal olanı yok etmiştir.

             II.a-Zaman ve Mekanın Kısa Tarihi
            
             Zamanın Tarihi
            
Urry, kitabında mekanın ve zamanın kısa tarihine değinmiştir. Bu bölümde Urry’e dayanılarak, özetle zaman ve mekanın tarihçesi  ele alınmaktadır.

Durkheim’da zaman, toplumsal bir kurum olarak ele alınmaktadır. Kişisellik dışıdır ve toplumun içinde üretilir. Nesnel olarak verili bir düşünce kategorisidir. Modern toplumlarda zaman, toplumsal etkinliklerden çok, saat-zaman olarak da belirlenmiştir. Bu tür toplumlar, zamanın ve mekanın boşaltılması ve zamanın soyut, bölünebilir ve evrensel olarak ölçülebilir bir şekilde hesaplanmasının gelişimi çerçevesinde yapılanmışlardır. Durkheim, bu yapıyı düşünerek zamanı toplumsal bir kurum olarak görür.

Marks ise emek-zamanın düzenlenmesinin ve kullanımının, kapitalizm merkezi özelliği olduğunu gmstermiştir. Metaların deği-tokuşu, gerçekte emek-zamanın değiş tokuşudur. Marks:”İnsanın hiçtir olsa olsa zamının enkazıdır,” demektedir. Zaten Marksist düşüncede burjuva ve proleter arasındaki bir çelişki de zaman çelişkisidir. Burjuva, her zaman daha çok çalıştırmak ister; proleterya ise daha az iş zamanı için mücadele verir.

Modern toplumdaki süreçler, insanları hem zamana doğru  yönelim gösteren hem de zaman tarafından dşsşplşne edilen zamansal öğelere dönüştürmüştür.

Weber’in yaklaşımı ise “Protestan Ahlakı”kuramına uygundur. Biriktirmeyi ve çalışmayı esas alan bu düşünce, boş zamanı “günah”olarak kabul eder. “Bu nedenle zamanın boşa harcanması  ilke bakımından en ölümcül ve ilk günahtır. İnsanın yaşam süresi, kendi seçiminden emin olamayacağı denli kısa ve değerlidir. Dostluklarla, aylak konuşmayla, lüks hayatla ve hatta çok uykuyla zaman yitimi...mutlak ahlaksal kınamayı hak eder.

Benjamin Frankl’in gündelik dile de  yayın bir biçimde yerleşmiş bulunan “vakit nakittir”  sözü hatırlandığında, Kapitalizmin ruhu açısından zaman büyük değer taşır. Çünkü zaman para demektir.”bu nedenle insanlar, zaman açısından tutumlu olmanın, zamanı boşa harcamamanın, tümünü kullanmanın, kendi ve başkalarının zamanlarının büyük bir titilikle yönetmenin görevleri olduğu nosyonun üstlenmişlerdir. Sadece çalışma değil, boş zaman planlanır, hesaplanabilir, bölümlere ayrılabilir ve çaba gerektirir; bir başka değişle boş zaman, “rasyonel dinlence”dir.

Bu rasyonelleştirmenin yanı başında ve aynı dönemlerde,”Varlık ve Zaman”adlı eseri yazan Heidegger, felsefenin, batılı zihnin epistemolojisiyle uğraşırken “Varlık” sorununugözden kaçırdığını öne sürer. “Buna (varlık) geri dönmek zorundayız,”demektedir.

Heidegger’e göre insanlar aslı olarak zamansaldırlar ve insan varoluşunun zamansal karakterinde anlamlarını bulurlar. Özellikle ölüme doğru hareket vardır. Varlık ölüm ile doğum arasındaki uzantıyı işaret eder. Ayrıca Heidegger’e göre zamanın ve mekanın doğası, ölçülebilir zaman nosyonuyla karşılaştırılmaktadır.

Bergson ise zamanı somut olarak ele alır. Bu noktada mekan soyuttur. Bergson’a göre insanlar zamanı ayrıksı bir şekilde düşünmezler, onu yaşarlar. Bu yüzden Berkson belleğin bir ambar ya da çekmece olarak ele alınmasını eleştirir. Bu zamanı mekansal olarak kavramsallaştırmayı doğurur. Bergson buna karşı çıkar. Bergson’da bellek, geçmişin geçmiş üzerine yığılması olarak, her öğenin birbiri üzerine yerleşerek birikmesi olarak ele alınır, Bergson’da süre kavramı spyut olarak uzayı dışına çıkılarak kavranabilir.”Süre nedir? Süreyi en iyi kendimizi tam vererek bir melodiyi yaşarken anlarız: Gözlerimizi kapatalım ve kendimizi musiki yaşantısına bırakalım. Tek tek sesler, notalar artık parçalanmayacak ; dakika ve saniyeler yoktur artık, her uzay parçası yok olmuştur. Bir nota sonra gelen notanın içinde kaybolur ve devinim sürekli bir akış halini alır. Bu yaşantıda maddeyi yeniyoruz, uzayın sınırlarının üstüne çıkıyoruz ve salt bir süreyi yaşıyoruz. Bütün benliğimizle kendimizi bir işe verdiğimizde de aynı şeyi duyarız. Geçmiş sürekli olarak bugüne akıyor ve geleceğe doğru. Böyle bir tam kendini verişte zaman ortadan kalkar, süre başlar. Süreyi yaşayabilmemizin koşulu bellektir. Bellek zaman aralıklarını yener, geçmiş şimdi olarak yeniden yaşanır. Bellekte uzay ve zamanı bırakıyoruz.”

Bu açıdan Bachelard’ın süre kavramını ele alışı mekansal bir boyut kazanmıştır. Oysa Bergson’da zaman niteliksel, mekan nicelikseldir.

Bir başka yaklaşım ise Mead’ıd “Şimdinin Felsefesi” olarak kavramsallaştırdığı yaklaşımdır. Buna göre, zamanın olayla ve roller içine gömülü olduğunu ve zamanın soyut olarak ele alınmaması gerektiğini söyler. Saatler zamanlar bir tür”konuşma tarzı”dır. Gerçek olan şimdidir. Geçmiş ya da gelecek, şimdi içinde bellek yoluyla kökenlenir. Dolayısıyla şimdinin dışında başka bir durum yoktur. Geçmiş ya da gelecek kavrayışsal ya da temsilidir.

             Mekanın Tarihi
            
Marks ve Engels kapitalist sanayileşmenin, endüstriyel kasaba ve kentlerin aşırı hızlı büyümesine nasıl yol açtığıyla ilgilenmişlerdi. Ayrıca, Marks’a göre kapitalist birikim, mekanın zaman tarafından yok edilmesine dayanır.

Durkheim ise iki tip toplum oldugunu düşünür. Bilindiği gibi biri mekanik(geleneksel) , diğeri organik(modern) toplum tipleridir. Uzmanlaşmayla, farklılıklar artmış, mekanik toplumdan organik topluma geçilmiştir. Bunun sonucu olarak iş bölümü artmıştır; farklı mekansallaşmalaroluşmuştur. Durkheim, mekanların toplumda herkesi benzer biçimde temsil ettiği ifade eder, bundan dolayı mekanın kökeni toplumsaldır.

Weber ise ilginç bir şekilde mekanlardan neredeyse hiç bahsetmemiştir. Mekan çözümlemelerini göz ardı etmiştir.

Yüzyılın başında özellikle kent üzerine yazmış olduğu özgün metinlerle Simmel mekan kuramsallaştırmaları açısından ayrı bir önem taşımaktadır. Simmel boş bir mekana anlam kazandıran toplumsal etkileşimdeki mekansal biçimlerin beş özelliğini tespit  eder:
1. Bir mekanın eşsiz ya da biricik niteliği.
2. Bir mekanın mekansal olarak çerçevelenmiş parça ve etkinliklere bölünebilme biçimleri.
3. Toplumsal etkileşimlerin mekan içine yerleştirilebilme düzeyi.
4. Kentteki uzaklık-yakınlık derecesi ve “gözün rolü”.
5. Konumların değişimi, “yabancının”gelişinin etkisi.
Simmel’de kent insanı bir tür çekingenlik ve kayıtsızlığın zorunluluğunu yaşar. Metropolde yaşayan kimse, uyaran zenginliği ve nüfus yoğunluğuyla baş edebilmek için kayıtsız olmak zorundadır. Ama aynı zamanda kent, bireylere farklı bir özgürlük verir. Simmel, benzersiz olarak gelişme imkanı sağlayan şeyin kentin mekansal biçimi olduğunu belirtir. Duygu ve tavrı aynı düzeye indiren şey paradır. Paranın etkisiyle kentte yaşam niceliksel olarak düzenlenmiştir.

Önemli bir nokta da, Simmel’in açmış olduğu alanda önemli çalışmalar yapılmamış olmasıdır. Daha çok, kır-kent karşıtlığında Kent Sosyolojisi , Kır Sosyolojisi vb.. yapılmıştır. Mekansal dönüşümler üzerinde pek de durulmamıştır.

II.b- Walter Benjamin’de Mekan
         
  Benjamin de insanların kenti nasıl okuduklarına ilişkin olarak yaptığı çözümlemelerinde benzer izlekler üzerinde durur. Bu, entelektüel ya da pozitivist gözlem konusu olmaktan çok, fanteziyi, arzu süreçlerini ve düşleri kapsar. Kent, insanlara ait anıların ve geçmişin ambarıdır. Ayrıca kültürel simgeler deposu olarak da değerlendirilir. Bu anılar, mimarları tarafından amaçlandığından çok farklı bir anlam kazanabilen yapılarda cisimleştirilirler. Ancak bu, bireysel bir yorumdan uzaktır. Çünkü yapılar kolektif söylenceleri gösterirler. Bu söylenceleri anlamak, mevcut yorum ve geleneklerin çözümlemesini ya da zayıflatılmasını ve çatışan öğelerin bir arada, yan yana konuşmasını gerektirir. Bu anlamda metruk binalar bile izler bırakabilir, geçmiş dönemlere ilişkin anıları , düşleri açığa çıkartabilir.

Diğer taraftan Benjamin sanatsal algı ile kentsel metnin okunması arasındaki benzerliklerle ilgilenmiştir. Sanatsal algı dalgınlık aracılığıyla ele geçirilir. Benjamin, insanların genellikle bir yerden bir yere giderken, bir dalgınlık halinde yapıların farkına vardıklarını öne sürer. Bu durum, galeride bir resmi izlemekle karşıtlık oluşturur. Bu dalgın algılama, tutucu kültürel geleneklerin kesintiye uğramasına yardım eder.

Benjamin bu yüzden flaneur’ün rolünü inceler. Kentsel olan ile karşılaşmanın  dalgın doğası, geçmişe ait anıların, bazı güncel olaylar tarafından canlandırılabileceği anlamına gelir. Geçmiş ve şimdiki bağlayan bu tür rastlantılar sadece dalgın algı ile gerçekleşebilir.

II.c- Lefebvre ve Mekanın Üretimi

Lefebvre, mekanın edilgin ve yansız bir geometri olamdığını, mekanın üretildiğini, yeniden üretildiğini, bu nedenle de bir mücadele alanı olduğunu söyler. Lefebvre, birbirine bener mekansallaşmaların diyalektik bir yapısının olduğunu düşünür. Bu yüzden mekanlar farklı görüngülerle ayrıştırılmış da olsalar, bir yapı içinde ele alınmalıdır.

Lefebvre, özellikle kapitalist sistem koşullarındaki mekanların üretimiyle ilgilenmektedir. Zaman içinde farklı mekan biçimleri birbirini izlemektedik. Doğal mekandan, mutlak ve soyut mekana doğru ardışıklık vardır. Soyut mekanlar oldukça olağanüstü “yaratılmış mekanlar”a yol açan kapitalist ilişkilerin yüksek noktasıdır. Sonuçta doğa giderek toplumsal olandan kovulmaktadır. Lefebvre’nin asıl ilgisi mekanın kendisine yönlik değildir. Daha çok mekan pratiklerinin üretim üretim süreçleriyle ilgilidir.

            

Ez Cümle;

             Toplumbilimde genellikle, doğal olmayan bir zaman kavramıyla iş görülmüştür. Bu zaman anlayışı Newtoncu zaman anlayışı olarak tanımlanmaktadır. Buna göre zaman hiçbir şeyle ilişkili olmadan, mutlak bir şekilde akar. Mutlak zaman akışı değişimine bağlı değildir. Bu anlayış, mekanlara bakış açısını da belirlemiştir. E.P Thompson’un vurguladığı gibi, zamanın aslında sosyolojik bir tarihi vardır. Bu tarih, batıda, özellikle 16.yüzyıldan sonra belirgin bir biçimde başlamıştır. Kapitelize olan yaşam tarzlarının gelişmesiyle birlikte, zaman anlayışı saat-zaman olarak belirginleşmiştir. Bu zaman anlayışı doğadan yola çıkılarak geliştirilen bir zaman kavrayışı değildir. Sosyoloji kuramları da bu zaman anlayışını doğadan alınmış gibi kabul etmiş, bunu pek sorgulamamıştır.

Greenwhich zaman diliminin kabul edilmesi, zamanın toplumsal etkinliklerden tümüyle sökülmesinin ilk adımıydı. O günden, bu güne hızlı bir teknolojik değişim yaşanmıştır. Başta kentler arasında, daha sonra küresel olarak hızlı bir iletişim teknolojisinin yaygınlaşması, mekanlarda köklü bir değişimi beraberinde getirmiştir. Kapitalizm, bu dönüşümlere, her dönemde farklı mekan-zaman düzenlemeleri yaparak ayak uydurmuştur. Bu anlamda, kapitalist ilişkiler, bu dönüşümleri hem belirlemiş hem de bu süreçlerden etkilenmiştir. Bu, iç içe geçen ve birbirini besleyen bir ilişki olarak değerlendirilmelidir.

Bachelard’ın mekan çözümlemeleri ise ögün bir yöntem olarak, mekanın insan ruhu ve toplumsal ilişkiler üzerindeki derin izlerini göstermeye çalışmıştır. Mekanı yalnızca olgusallığıyla ele alınmaması, imgelemin bütün olanaklarıyla birlikte değerlendirmesi, önceki yaklaşımlardan oldukça farklı bir açılımdır.

Mekansal pratiklerin bir başka yansıması da çağdaş özneye yapmış olduğu etkilerdir. Özellikle seyahat ve turizm modern ve post modern özneyi değiştirmiştir. Modern özne kaçınılmaz olarak zamanın çoğunu “rasyonel dinlence”(boş zaman) ve turist pratikleri denilen şeyle geçirir. Tüketim alanlarının hılzı bir biçimde artışı, mekanlarda olağanüstü bir  değişimi  gerçekleştirmiştir. Postmodernitede ise toplumsal ve kültürel yaşamın oğu alanı ayırımsılaşmıştır. Zaman ve mekanın ortadan kalkması bir kabus olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu mekanın tümden ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Yeni mekan ortamları oluşturulmuştur. Mesela internet ortamı da bir tür mekansız mekansallaşmadır. Tüketim ideolojisi her zaman, kendisine tüketim alanı olabilecek mekanlar oluşturur. Bu bağlamda mekan çözümlemelerine girişmek ve mekanlar üzerinde düşünmek, günümüz için daha da önem taşımaktadır.

         
     
Gaston BACHELARD,Mekanın Poetrisi, çev. Aykut DERMAN, Kesit yay. İstanbul, 1996
John URRY, Mekanları Tüketmek, çev. Rahmi G. Öğdül, Ayrıntı yay. İstanbul, 1999
Bedia AKARSU, Çağdaş Felsefe, İnkılap yay. 4. Baskı. İstanbul 1998.
Richard SENNET, Gözün Vicdanı, çev. Süha SERTABİBOLU-Can KURULTAY. Ayrıntı yay. İstanbul. 1999

 

 

 

 

 

asosyoloji@gmail.com