YAŞAMIN KIYISINDA
SUNA YILMAZ
“ Siz aynanın karşısına geçtiğinizde ne hissediyorsunuz? Bizler her aynanın karşısına geçtiğimizde eridiğimizi hissediyoruz.” Bu Türkiye’deki F tipi cezaevlerinde kalan bir tutsağın radikal 2’ye gönderdiği bir yazıdan alıntı değil sadece; sessiz ölüm olarak tanımlanmaya çalışılan “tecrit” denilen şeyin ne olabileceğini bize gösteriyor. Ölümün bildik görünür halinin( dışsal fiziksel yıkımın) dünyadaki tecrit uygulamalarıyla birlikte gölge halini aldığını düşünsek de, aslında cezaevlerinden çıkışta hayalet gibi dünyayla iletişimde bulunan insanları görünce tecride neden “sessiz ölüm” dendiğini anlamaya başlıyoruz.
Bu çalışma cezaevlerinde yaşatılan “tecrit”i; Türkiye’de uzun yıllar cezaevinde kalmış ve F Tipi cezaevlerinin ilk yıllarından beride tecridi oralarda yaşamış birinin dilinden sosyalbilime aktarımını hedeflemektedir. Geçen yıl Kırıklar-İzmir F tipi cezaevinden tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilen Ayhan Güneş’le yaptığımız görüşme sonucunda bu yazı ortaya çıkmıştır. Ayhan toplam 9,9.5 yıllk cezaevi serüveni içerisinde bize deneyimleriyle tanıklık edecektir. Ayrıca “tecrit” politikasının dünyanın farklı cezaevlerinde nasıl işletildiğine dair örnekler verilerek, M. Foucault’un Hapishanenin Doğuşu adlı kitabındaki bedenin iktidarın bir nesnesi haline getirilerek “bilinebilirliği” üzerinden nasıl kontrol altına alınabileceğine dair oluşturulan mekanizmalardan yola çıkarak Türkiye’deki Avrupa standartlarına uydurulmaya çalışılan ölüm üreten hapishanelerinden bahsedilecektir.
“Hapis”hane Makinalarının Hayata Geçirilmesine Dair Kısa Bir Anlatı
Azap çektirme teknolojisinin görkemliğinden bahseden M. Foucault bunun seyirlik halinin suçun birebir teşhiri olarak anlatırken iktidarın aleni bir şekilde aktarımına denk gelen bir gösteri sunuyor kitabında. Azap çektirmenin seyirlik olması öncesinde “suçlunun” damgalanması iktidarın açık olarak sahiplik hakkının kanıtlarını sunuyor. “İktidar el koyma hakkını” klasik çağda böyle kullanarak şiddet gösteriminin tek hâkimi olduğunu ilan ediyordu. Azap çektirme niceliksel bir işlem olarak anlatılsa da arkasındaki sır; yaşamdan hepten mahrum etme yerine azar azar acı çektirerek bedenin yok oluşunu göstermek ( bu anlayış birkaç yüzyıl sonra “tecrit”le karşımıza inceltilmiş olarak çıkacaktır) ve iktidar olgusunu tekrardan inşa etmektir.. Böylece azap çektirme “binlerce ölümle” eş değer kılınıyor.
Ve bu seyirlik durumun ( suçluya verilen cezanın herkesin gözleri önünde gerçekleştirilmesi. Vücudun parçalara ayrılması, gözlerinin oyulması vs.) hedefi ise dehşete kapılan halkın hem suçu ve sonucunu devamlı an ve an hatırında tutması hem de iktidarın gücünün tekrardan üretilmesinin sağlanmasıydı.
Azap çektirmenin seyirlik haline dair itirazların başladığı XVIII. yy Aydınlanma Düşüncesinin izlerini de taşıyor bir bakıma. O dönemdeki toplumsal koşulların değişimine ayak uyduran inceltilmiş bir ceza anlayışı oluşuyor. Cezalar yumuşatılıyor; azap çektirmenin seyirlik hali askıya alınıyor, yargılamalar açık oluyor ama ceza, suç, suçluluk, bedenin düzenlenmesi, istenilen hale sokulması, cezanın halk üzerindeki etkisi ve suça verilen ceza daha hesaplı hale geliyor. 18. yy.da cezaevlerine doğru bir dönüşüm yaşanırken aslında birey ve halk üzerinde daha kapsamlı bir denetimin yasalarca garanti altına alınmasını görmekteyiz.
Artık ceza acının açık sergilenmesinden uzak “duvarların” arasında farklı mekanizmalarla kendini otoriter kılıyordu. 18 yy.da bedenin her alanına inceden inceye nüfuz etmiş bir iktidar şekillenmiş oluyor. Ve bu yüzyılının son aşamalarında kayıt altına alınan, nesneyle kuşatılan bedenlerin “disipline” edilmesi sonucu ortaya bu iktidarın inşası için kurumsallaşan yapılar çıkarıyor: akıl hastaneleri, hapishaneler, ıslahane, eğitim kurumları, hastaneler. Bu kurumlarda ikili bir sistem üzerinden bedenleri ayrıştırıyor: deli - deli olmayan, hasta - hasta olmayan, suçlu-suçlu olmayan… Hapishaneler bu noktada bize inceltilmiş iktidarın görkemini sunuyor. Hapishanelerinin oluşumuna dair bu görkemli düş Jeremy Bentham tarafından tasarlanıyor.
Jeremy Bentham’ın Panopticon Düşünün Hayaleti Yaşıyor
Michel Foucault Hapishanenin Doğuşu kitabında Panopticon’un mimari özelliklerini şöyle anlatıyor: “çevrede halka halinde bir bina, merkezde bir kule; bu kulenin halkanın iç cephesine bakan geniş pencereleri vardır; çevre bina hücrelere bölünmüştür, bunlardan her biri binanın tüm kalınlığını kat etmektedir; bunların, biri içeri bakan ve kuleninkilere karşı gelen, diğeri de dışarı bakan ve ışığın hücreye girmesine olanak veren ikişer pencereleri vardır. Bu durumda merkezi kuleye tek bir gözetmen ve her bir hücreye tek bir deli, bir hasta, bir mahkûm, bir işçi veya bir okul çocuğu kapatmak yeterlidir. Geriden gelen ışık sayesinde, çevre binadaki hücrelerin içine kapatılmış siluetleri olduğu gibi kavramak mümkündür. Görülmekte ama görememektedir; bir bilginin nesnesidir, ama asla bir iletişim öznesi olamamaktadır.”
Mimari plan hapishane içindeki kişinin kendi adına ürettiği tüm etkinliğe el koyuyor; her an gözetilme hissi kişiyi kendi gölgesine yabancı kılıyor. Bana eşlik eden kim: gölgem mi yoksa kuledeki gözetmenin gözlerimi? Bu bir şekilde konumuz dahilinde olan kişinin kendi özel yaşamına yönelik tecrit uygulamasıyla eş değer. Kulenin yerini 21. yy. da F tiplerinde kameralar alıyor. Kişi yirmi dört saat gözetlenir ve kayıt altına alınırken ona yönelecek tüm uygulamaların nedeni hukuksal boyutlarda garanti altına alınıyor. Işıkların kapatılması sonucu tutsak uyumuyorsa bunu kaydeden kameralar sayesinde ona ceza vermenin meşruluğu oluşuyor. Ya da uyuma vakti geldiğinde hala arkadaşlarıyla konuşuyorsa yine ceza alması için gereken veriler kamera tarafından sağlanmış oluyor.
Asıl hedefin ne olduğunu Foucault şöyle izah ediyor; tutukluda iktidarın otomatik işleyişini sağlayan bilinçli ve sürekli bir görülebilirlik halini yaratmak. Gözetim altında tutmanın, eylemi kendisi itibariyle kesintili olsa bile, sonuçları itibariyle sürekli olmasını sağlamak; bu mimari aygıtın, iktidarı icra edeninkinden bağımsız bir iktidar ilişkisini yaratan ve destekleyen bir makine olmasını sağlamak; kısacası tutukluların bizzat kendilerinin de taşıyıcısı oldukları bir iktidar durumunun içine alınmalarını sağlamak.
Mimari bir denetim mekanizmasının yanında ceza sisteminin özerk uygulayıcısı olan cezaevi yönetimi günlük hayatın her alanına nüfuz ederek her hareketi kurallara bağlayacaktır. Günlük yaşamın her alanının planlanması mahkûmun yirmi dört saatinin cezaevi yönetimi tarafından inşasıyla gerçekleşecektir.
Bu aynı zamanda kişinin kendi benliğinin iflası olacaktır; bedeninin kontrolü kendisinde olamazken tredmana uyma veya uymama durumunda karşılaştığı yaptırımlar sonucunda da düşünce eylemliğinin kontrolünü de kaybedecektir. Burada genel olarak bahsettiğimiz aslına bugün Türkiye’de ve dünyada tartışılan “tecrit”in nasıl düşlenip- Bentham tarafından- inşa edildiğidir.
F tipi cezaevlerinin mimarisinde tabi ki Panopticon’dan farklı olarak bir değişiklik var. Fakat bu değişim teknolojik değişimlerle ilgili: bugün kuleler var ama Panopticon’daki gibi bir işleve sahip değil. Onun yerini bugün kameralar almıştır. Ya da binaların inşası yuvarlak, halka şeklinde değil ama yine iletişimsel alanın imkânsızlığını sağlamak için sekiz metre yüksekliğinde duvarlar örülmüştür. Pencerelerden dahi birbirini göremeyecek şekilde inşaa edilen cezaevleri “işaretlerle” ( duvara vuruş sayısına göre şifrelenen kelimeler gibi) iletişimi bile imkânsız kılmıştır.21. yüzyılın Panopticon’unun yapısal özelliklerini Cem Kaptanoğlu Birikim’deki yazısında anlatırken Ayhan’da bize günlük yaşantısından eklemeler yaparak tanıklık edecektir
F tipi cezaevlerinin “dış avlularına ağaç dikilemeyecek çünkü zemin, delinmesi olanaksız özel betonla kaplanıyor. Ayhan burada bırakın ağaç dikmenin hücrelerde çiçek yetiştirmenin imkânsızlığını şöyle anlatıyor: “havalandırmada biriken tozları süpürerek toprak meydana getirdik ayrıca yiyecek atıklarıda bunun için gerekiyordu. Sonra meyve sebze çekirdeğinden bazılarını ektik ve filiz verdi rutin aramalar sırasında saklayabiliyorsak saklıyorduk ama bir gün buldular ve elimizden aldılar.” Neden izin vermiyorlar diye sorduğumda ise bana şu cevabı veriyor: “yaşama düşmanlıklarından. Belki çiçek yaşamı temsil ediyor”.
Ve bu yeşilliğin yoksunluğunu da beraberinde getiriyor; havalandırmaya çıkınca ne ile karşılaştığını sorduğumda bana sekiz metrelik duvar ve tel örgülerle çevrili bir gökyüzü parçası diye cevap verdi. Yeşile dair hiçbir şeyi görmüyor. Böylece hayatın bir parçası olan yeşile dair her şey kişinin algısından çıkarılıyor. Bir bakıma fiziksel ve ruhsal uyarıcılardan eksik kalan kişi “eksilmeye” başlıyor. Bentham’ın yeni bedenler inşası böylece işlerlik kazanıyor.
İçeriye girmek için el izinizin ve vücut taramanızın bilgisarayda tanınıp onaylanması gerekiyor. İnfaz memurunun hangi koridorda görev yapacağı bilgisaraylarca, her gün rastlantısal olarak saptanacak. Kesişen koridorların köşelerindeki gözetim istasyonları, açılan tüm koridorları kontrol edebilecek şekilde yapılmış. F tipinin en çok para harcanan donanımlarından biri, kamera sistemleri. Akla gelebilecek her yerde kameralar var. Görüş odalarının nasıl olacağı konusunda yetkililer kararsız, bazı görüşme salonları, cam bölmenin ardından telefonla konuşulacak şekilde düzenleniyor. Mahkûmların vekilleriyle görüşecekleri odalar, oldukça küçük, görüşme sırasında her zaman bir gözetmen olacak, ancak gözetmenin konuşmaları duyamayacağı bir cam bölmenin ardında duracağı söyleniyor.
Ayhan ise yukarıda ki paragrafta bahsettiğimiz durumu; koğuş sisteminde daha geniş alanlarda görüşler olurken ve zaman açısından sınırlama yokken kendilerini de dinleniyor hissetmiyor olarak açıklıyor. F tipi cezaevlerinde ise yaşadıklarına şöyle devam ediyor: süre kısıtlı, bir odada arkada iki gardiyan ayakta dikilir vaziyetteler pencere var ama sizin konuşmalarınız dinlenebiliyor. Şöyle ki; konuşma sırasında kendisiyle ilgili bir konuşmada devreye girip yorum yapmaya başlıyor gardiyanlardan birisi bu da sağlıklı bir avukat müvekkil görüşmesinin olmadığını gösteriyor. Ayrıca F tipi cezaevlerinin şehir dışına imar edilmesi sonucu ve 19 Aralıkla birlikte tutsakların çeşitli cezaevlerine dağıtılması sonucu avukatların ulaşımının zor şartlarda gerçekleşmesine neden oluyor. Ayrıca avukatlarla istenilen zamanlarda görüş olmuyor.
Koğuş sisteminde aile veya farklı yollardan içeri giren arkadaşlar içeri girip uzunca bir süre kalıyordu. Ama bunun sıkıntılarıda vardı standartların üstünde tutsak sayısı olduğu için – 20 kişilik yere en az 40 bazen bu 60 bile oluyor- görüş kabinlerinin de az olması nedeniyle görüşler sıraya konulması zorunluydu. Ve akşam görüşün son bulmasına kadar olan süre içinde yine toplam 2, 3 saat görüşme olsa da herkesi görme şansına sahiptik. Tutsaklar ve yakınları arasında iletişim gözetmenlerin baskısı altında olmadığı için daha “özgür” olduğunu belirten Ayhan dışardan içeriye yiyecek, giyecek sorun çıkarılmadan girebildiği için de daha renkli görüntüler olduğunu dile getiriyor.. Herkes getirdiği yiyeceği herkesle paylaşma olanağını bulabiliyor. Buda iletişimi sağladığı gibi tutsak yakınları arasındaki ilişkileride yakınlaştırıyor.
F tiplerinde görüş sadece birinci dereceden akrabalar için geçerli. Görüşmeci görüş kabinine ulaşana kadar geçen süre içinde çok yoğun ve baskıcı bir arama sisteminden geçiyor. Çoğu zaman bu hakaretlere bile varıyor.( Türkçe bilmediği için Kürtçe konuşan kişilere yönelik) ve bu aramalar çoğu zaman bir saat sürüyor. Bu işlem daha çok görüştürmeciyi bıktırma derecesine geliyor. Örneğin kadınları sutyenlerinin çıkarılması zorunlu hale getiriliyor. Ve bu işlem arama sırasında görevli olan kişilerin gözleri önünde gerçekleşiyor. Bunun dışında günlere ve saatlere bölünmüş olan görüşmeler bu işlemlerin uzun sürmesi nedeniyle aksamaktadır. Şöyle ki gün içinde öğlen 14 ve 15 saatleri arasında görüşme olacaksa bu arama işlemlerini uzun olması nedeniyle kırk dakikaya bazen yirmi dakikaya bile düşüyor.
Ayhan görüşme yerine götürülürken de sağa sola bakması engelleniyor. Yan kabinde arkadaşlarının yakınlarına dahi merhaba deme fırsatları yok. Kendi annesiyle Kürtçe konuştuğu içinde hakaretlere uğruyor.
Bentham’ın Panopticon’unda her zaman gözetildiğini hisseden mahkûmun yerini F tipi cezaevlerinde açıktan bir gözetleme ile karşılaşan ve bu nedenle her zaman baskı altında alınan tutsaklar alıyor. Tutsak konuşma sırasında her zaman farkında olmasa da kendini kontrol etmek zorunda kalıyor. Çünkü görüş sonrası tredmana uymadığı gerekçesiyle tek kişilik hücrelere konulabiliyor. Ya da her zaman görüş sırasında dinlenildiğini bilmek kişide kendine olan güvenide yok ediyor. İstemediği şeyleri söylemek zorunda kalıyor ya da kendi durumunu ifade edecek sözcükleri kullanamıyor. Böyle bir tecrit uygulaması tutsaklarda kendine olan güveni zedeliyor.
Bizim burada yapmaya çalıştığımız F tipi cezaevlerinde durum çok kötü fakat koğuş sisteminde daha rahat koşullar vardı demek değil. F tipi cezaevleri de bugün açık olarak tecridin uygulanması söz konusuyken koğuş sisteminde ise farklı mekanizmalarla işleyen bir tecrit vardı. Mahkûmun sağlıklı yaşam alanları yoktu. Ayhan’ın bahsettiği gibi 20 kişilik yere 60 kişi hapsediliyorsa ve buna dair cezaevi yönetimi tarafından ek çözümler bulunmuyorsa bu da bir tecrit uygulamasıdır. Bu sorunu ranzalar arası ip gerip onun üzerinde yatmayla çözmeye çalışmak ve tek kişilik yatakta kimi zaman iki üç kişinin uyumaya çalışmasıda tecridin başka bir göstergesidir. Bunun dışında kapıların kapalı tutulması, koridora çıkışın yasaklanması, görüş süresinin kısıtlanması, dergi ve gazetelerin verilmemesi, elektrik sorunlarını kendilerinin dışardan malzeme getirerek çözmeleri gibi.
Fakat koğuş sisteminde farklılaştırılmış tecrit uygulamalarına karşı Ayhan örgütlü olmalarının sorunların çözümü için önemli olduğunu söylüyor. F tipi bu açıdan da bu örgütlü hali yok etmiş bulunuyor. Örgütlü olmak koğuş sisteminde ne sağlıyor?ortak bir duruş. Bu durumun onlara ne sağladığını ise Ayhan “özgürlük alanı” olarak açıklıyor. Fakat hapishane mantığının dışına taşan bir özgürlük değil biz daha çok insani yaşam alanımızı genişletmiş oluyorduk” diyor.
İnsani yaşam alanlarını genişletmek söylemi 1999–2000 yıllarında F tipi tabutlukların hız kazanmasıyla daha fazla tehlikeye girerken, yapılan görüşmeler sonuçsuz kalıyor. Toplumsal duyarlılığın artması, aydınların ortak duruşları f tipi tabutlukların kapatılmasını bırakın “bir arada yaşamanın” hiçbir önerisini dahi kabul ettiremiyordu. Ölüm oruçlarının başlaması toplumsal zeminde kutupları daha da keskinleştirse de devletin söyleminde hiçbir değişikliğe yol açmıyordu. Ve 19 Aralık günü 34 kişinin ölümüyle ve onlarca insanın sakat kalmasıyla gerçekleşen “Hayata Dönüş” operasyonu ölümün o soğuk yüzünü anımsamamıza neden olsada hukuk ve insan hakları söylemlerinin de sadece kimler için geçerli olduğunu tekrardan bize hatırlattı. Ve 19 Aralık sonrası F tiplerine sevkler başlamasıyla ilk günleri Ayhan şöyle anlatıyor: devamlı dayak, küfür, işkence. Yaralılar hastaneye götürülmüyor, ölüm oruççuları tek kişilik hücrelere konuluyor. Sayımlarda askeri disiplin uygulamasıyla hücreye 20 gardiyan gelip sayım yaparken devamlı dayak atıyor.
Ve F tipi cezaevlerinde onları nasıl bir şey bekliyor “eksiltme” üzerine kurulan bir cezaevi. Tek kişilik ve üç kişilik olmak üzere 2 tip hücre var. Tek kişilik hücreler 10 metrekare genişliğinde küçük bir havalandırma bölümü var. Üç kişilik hücrelerse 25 metrekare ve “dubleks” daha geniş bir havalandırması var. Üç kişilik hücrelerin üst katlarına yerinden oynatılmamaları için yere çivilenmiş üç demir karyola var. Altta tuvalet ve oturma alanı var. Hücreler tek tarafta olmak üzere 1,5 metrekare genişliğinde koridora açılıyor. Hücre kapıları demir ve pencereleri yok, yemek tepsisi için kilitlenebilen mazgal kapısı var. Hücrelerde idarenin duyuruları ve başka yayımlar için hoparlör var, ilk bakışta, içerinin dinlenmesi işine de yarayabileceği akla geliyor. Ayrıca hücrelerde buzdolabı yeri ve televizyon soketleri yapılmış. TV yayınları tek bir merkezden denetleneceği söyleniyor. Hücrelerde iki elektrik saati bulunmakta: mahkûm standardın dışında bir aydınlatma ister ve ya elektrikli alet kullanırsa parasını kendisi ödemesi koşuluyla. Havalandırma kapıları yalnız dışardan açılabiliyor ve her havalandırmada, bir mahkûmun koğuşuna açılan bir de gardiyanın girip mahkûma havalandırma kapısını açacağı iki kapı var. Kısacası mahkûmlar istedikleri zaman havalandırmaya çıkamayacaklar.
Ayhan ise mimari özelliklerini deneyimleri doğrultusunda farklı ölçütler kullanarak aktarıyor bize. Arka arkaya yapılan üç tane hücre var. Bu üçlü yapı altı tane olunca blok oluyor. Üç tane böyle ana blok yan yana gelince F tipi oluşuyor. Nasıl iletişiminizi sağlıyorsunuz diye sorduğumda önce mimari özellikleri böyle anlatıyor ve cevaplandırıyor sorumu. Gazeteleri ıslatıp yuvarlak, top haline getiriyoruz ve önceden hazırladığımız notları üzerine yapıştırıp ve kime gideceğini yazarak poşete koyup atıyoruz yan hücreye o da gideceği yere doğru atıyor. Ve böylece haberleşme imkânı bulabiliyoz. Kişisel haberleşmelerin dışında gazete varı bir haberleşme ağı kurduk; herkes o gün neler olmuşsa ve haftalık hangi önemli haber varsa topun üstüne yazıyor – bu hücrelere sırayla atılıyor- ve hücrelere atıyor. Bu hücreler arası iletişimi sağlarken yüksek sesle bile sohbet imkânını bulamayanlar için iletişim kurma şansları doğuyor.
Ayhan’ın bahsettiği bloklarda altı tane tek ve üç kişilik hücrelerin dışında üç kişilik tekliler var üst katı yok. Bir havalandırma da üç kişi yan yana geliyorsun sadece o kadar diyor. Onun kendi sözcüklerine yer vermek bu aşamada daha iyi olacak “havalandırma kapanınca hücrene geçiyorsun ve tek katlı küçücük bir yer, bir ranza var alanın yarısını kaplıyor. Tek kişi orada kalıyorsun. Birde teklilerde üç kişilik yer olduğu gibi iki kişilik yerler de vardı ve tek kişilik yerlerde vardı. Havalandırmaya çıktığında teksin. Bunu daha çok cezalandırdığı, daha çok başka birinin yanına koymak istemediklerini koyuyorlardı. Bunun dışında “cezalandırma” odaları vardı. İzolasyon odası deniliyordu, tam tecrit. Oraya kapatıyor, pencere yok, çevreyi görmüyorsun, havalandırma yok, duvarlar polyester kaplı ki bunun sebebide oraya konulduğunda insan kendini duvara vurarak öldürmesin diye.” Havalandırma ise uzunluğu on iki adım eni ise yedi adım. Sadece kendi hücrendeki kişileri görüyorsun. Bu ilk zamanlarda sadece kısa zaman dilimlerini kapsarken verilen mücadeleler sonucu şimdi sabah sayımıyla açılıp akşam karanlık çökene kadar açık kalıyormuş.
Yemek konusunda ise yemek yapılmasına izin verilmediği gibi tüpte verilmiyor. Ayhan’ın en çok yakındığı ise yumurta bile kantinden alamadıkları. Yemeği idarenin kendisi veriyor üç öğün fakat yiyeceklerin sağlıklı olmadığına inandıkları için paraları eğer varsa kantinden farklı şeyler alıp yediklerini söylüyor. Hatta buna dair bir hikâye anlatıyor; iki yıl önce Adana F tipi cezaevinde tutsaklar süt, bisküvi ve kakao alarak pasta yapmaya çalışmışlar. Bunu fark eden cezaevi yönetimi onları tek kişilik hücrelere dağıtmış.
Ve bu koşullarda biz neleri kaybediyoruz üzerine düşünürken; Her insan, kendinden haberdar olan, onu fark eden, etkileşebileceği diğer insan ya da insanlara ihtiyaç duyar. Çünkü ancak onların bakışları, sesleri, dokunmaları ile benlik sınırları çizilir. Uzun süre insansız kalmak ben ile ben olamayan arasındaki sınırları bulanıklaştırır, benlik dağılmasına yol açabilir. Bu dağılımın nasıl bir ruhsal acı verdiğinin en çarpıcı kanıtı, tecrit hücrelerindeki bazı mahkûmların, işkencecilerin bedenlerine vereceği acıları, insansız, uyaransız kalmaya tercih etmeleriydi. ( Burada bu konuya dair örnek Sessiz Ölüm adlı kitapta tutsaklardan birinin anlatımda vardı. Tutsak kendi kendisiyle geçirdiği sürelerin yıpratıcılığından kurtulmak için gardiyanlara saldırıyor ve sonunda dayak yiyor. Bu arbedede kendi sesinin dışında ses duymasının ve gardiyanlarla birlikte çoğul olma duygusunu yaşamasını ve de dokunma duygusunu hissetmenin ona yaşattıklarına dair uzun bir anlatısı vardı.)
Diğer bir örnek ise RAF üyesi Birgit Hogefeld tecridin ruhsal etkisini şöyle anlatıyor: “…insanlar, ruh hallerini ve duygularını başka insanlarla birlikte yaşarlar; kendini insan olarak ifade edebilmen için yanında bir insana ihtiyacın vardır. Tecritte insanların her ruh hali boşluğa akmaktadır, keyfin yerinde mi, üzüntülü müsün, kızgın mısın, bunlarla hiçbir yere varamazsın. Bu, yaşanan her şeyin senin içinde kalması anlamını taşımaktadır. Sen senin içine hapsedilmissin ve öyle kalacaksın.”
Beyaz rengin genelde mutluluk, saflık ile anlamlandırıldığını bilirken tectidi yaşayan bir tutsak için neleri ifade ettiğini ise Herman Melville, Moby Dick şöyle anlatıyor.
“Beyaz rengin sırrını hala çözmüş değilim. İnsan ruhunun bu şekilde bir renk şiddetiyle çılgına döndürebileceğine dair şahsi bir tecrübem olmadı. Ama beyazın asıl tuhaf ve tehdit edici yanı, çoğu zaman tanrıya inancın veya Hıristiyanlık inancının resmedilmiş renginin olmasıdır. Ve aynı zamanda bir o kadar da insanlığı ürkütücü bir yanının olmasıdır. İçinde hiçbir varoluş ifadesi bulunmaması mıdır, insana evrenin ölçüsüz, kalpsiz boşluğu hatırlatması? Yoksa insan bu sonsuz rengin özünde kendi yokoluşunu mu görmektedir.
Ya da bu etkinin nedeni, beyaz rengin aslında bir renk olmayıp bir renk eksikliği olması, hatta bütün renklerin bir bileşkesi olmasından mı kaynaklanmaktadır?
Bir de doğa filozoflarının teorilerine bakalım. Bu teorilere göre evrende var olan renklerin hepsi birer aldatmacadır ve materyalin asıl özelliğini oluşturmazlar. Sadece dış dünyanın bizde yarattığı etkilerdir, yani doğanın boyanmış halidir. Evrenin altında yatan anlamsızlığı saklamak için yaratılmıştır bu renkler. Bunlardan yola çıkarak, bir gülün ya da lalenin asıl beyaz renklerine bürünerek karşımıza çıktığını düşünün bir an: dünya adeta felç olurdu.”
Ruhun nasıl esir alındığını ise Otto von Corvin –eski siyasi mahkum- şöyle aktarıyor: “Artık insan ruhuna daha fazla nüfuz ederek cezalandırma söz konusu. Bu cezalar kendi içinde çok daha ağır; acımasızca uygulanışı da barbarlık suçlamasını, sadece vahşi ortaçağda rastlanan bedensel cezalardan çok daha fazla hak ediyor. Uzuvların koparılması, kızgın demirle dağlamak, vb. bu cezalar bütün seyircilere dehşet verici görünürdü. Oysa manevi eziyetin sonuçları uzun bir etki döneminden sonra görünür hale gelir ve insan yığınları çoğunlukla anlamaz, tahayyül edemez bunu. Kendisi bizzat yaşayana dek, bunun nasıl bir şey olduğunu bilmez. Yeni ceza yöntemi çok daha ağırdır; ancak çoğu bunu anlamadığından, dehşet uyandırmaz, daha az ürkütücü bulunur.”
RAF üyesi Irmgard Möller’in söylediği sözler dışarıda olan bizler için kaçınılmaz bir yanılsama bence. Möller:
“Hücreler temiz olabilir, hiç iz bırakmayabilir, kırılmış kemikler olmaz, kanlı yaralar olmaz, ama aslında hücrenin saldırısı bunlardan çok daha derin yerlere gidiyor. İşte Avrupa standartları bunlar.”
Daha derin yerlerin ne olduğunu yukarıda tectidi açıkça yaşayanların dilinden anlamaya çalıştık. Tecridin “sessiz ölüm” yada “sessiz çığlık” olarak tanımlanması aslında sessizlik diye adlandırılanların dışarıdakiler için geçerli olabileceğini düşünüyorum. Çünkü içeride zaten sesini duyurmak için mücadele edenler var. Bizim söyleşilerde zorda olsa hayal etmeye çabaladığımız mekanizmalarla karşı durmaya çalışan tutsaklar var. Dışarıda olan bizlere aslında sessizlik içinde tecritle neleri kaybettiğimizi Sessiz Ölüm kitabında çocuk yapmaya karar veren ve çocuğu olduğunda kendisinde dışarı çıkmayan tüm “zararların”! çocuğunda çıkmasını anlayamayan bir anneden okumak kalıyor. Siyasi kimliği nedeniyle uzun yıllar tecrite maruz kalmış bir kadının yaşadıklarının çocuğuna ödettirilmesini görmesi bize aslında dışarıda ne ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Disipline edilen bir toplumun itaatkar bedenleri olmamak için tecrite maruz kalanların dışarıdaki yaşama ayak uydurmaları imkansızken çocuklarının ürkek, korkak, kırılgan bir yapıya bürünmelerine “bilim” bile cevap bulamazken tecritin hedefine nasıl ulaştığını görüyoruz.
Onlarca yıl tecriti yaşamış ve dışarı çıktığında kendisinden koparılarak elinden alınmış bir “gerçeklikle” karşı karşıya kalan insanları anlamak; bedene ve kimliğe yönelik parçalanmış yok etme mekanizmaları yerine 21. yüzyılda bütünlüklü bir saldırıyı anlamaktan geçiyor. Artık gözlere mil çekilmiyor fakat uyarıcıların eksikliği ile görme yetisini kaybeden tutsaklar var, dar alanda hareket edememekten kaynaklanan hareket eksiklikleri sonucu yürüyemeyen tutsaklar var, uzunca bir süre hiç kıpırdamadan aynı yöne doğru donuk bakan tutsaklar var... Bu örnekler bugün o kadar fazla varki. Bütünlüklü düşünüldüğünde de dışarıdakilerin de artık bu örneklerin farklı bir versiyonu olduğu görülüyor. Hayata dair her şey duyarsızlıkla bürünüyor, tüketilen insanlık değerlerine yabancılaşıyor. Ayhan’ın dediği gibi “ bizim yaptıklarımız sadece hapishane mantığı içinde insani yaşam alanını genişletmek”. Onların istediği sadece bu.
|