TEKRARSIZLIK EŞİĞİ
SERDAR İNCE

Ölümün tek iyiliği bir daha olmayacak olmasıdır’

Böyle diyor Nietzsche. Ölümü bir acı çekme haliyle öncülleriz çoğu kere ölüm üzerine daldığımız düşüncelerde, ölümü getiren acının, düşüncesi bile korkutucudur ve acının doğası gereği o anda çektiğimiz acıdan başka biz hiç bir şeyizdir. Acıdan sonra ölümle gelen var olmama biçimleri üzerine düşünmektense bu anda hissedeceğimiz o güçlü duyu kasılması zihnimizde ölüm düşüncesiyle ilgili sonuçları gölgeler. İşte bu yüzden ölümle ilgili zihnimizde beliren kaygılar korkular ve şüpheler aslında bir bütün olarak ölüm olgusundan çok ölümün biçimleri üzerinedir. Bu yönüyle ölüm zihnimizde özdeş olduğu acının, çok gölgesinde kalan bir süreç algısı olarak ifadesini bulur.İşte Nietzsche de ölümü düşlemeye böyle bir acı öncülleşmesiyle girişmiş bu yüzden ölümün kötü ve trajik yönünü öne çıkarmış yukarıdaki ifadesinde tekrarlanmamasını tek iyi tarafı olarak görmekle. Ölüm gerçektende insan açısından gerek zihinsel öznesinin son bulması, gerekse de ölme biçimlerinin ürkütücü duyusal biçimlemeleri açısından biyolojik varlığı üzerinden gerçekleştiğinden en olumsuz ‘fiil’ olarak görülür.
Yaşam, iyinin kötüyle, güzelin çirkinle, zevkin acıyla daha belirginleştiği ve anlam kazandığı bir bütünlük olarak insan için vazgeçilmesi en zor evrensel değerdir.Ölüme olumsuzluk özelliğini verende en kötü deneyimlemelerin bile insanda kendi karşıtlığı üzerinden bir gereksinime ve beklentiye dönüşmesi sürecinin insanı hayata bağlamasıdır.Hayata bağlanmayı ‘umut etmek’ olarak formüle ederiz.Yaşadığımız en son ana kadar bir sonraki anı yaşamaya bizi isteklendiren, o andaki yaşama nedenimiz de sayılabilecek umuttur.Ölümün zıtlığını yaşamdan doğru umut üzerinden kurarız nasıl yaşadığımıza yada ne kadar mutlu olduğumuza bakmaksızın. Hayattan ne beklentilerimizi ölçü alarak ölümle aramıza mesafe koyarız .İşte bunlar ölümün biçimleri üzerine kendi bedenimizle ilgili baskın kaygı ve korkuların yanında daha çok başkalarında tanıklığını yaptığımız ölümün sınırlı görsel kesitlemeleri üzerine bilincimizde oluşan kendi gerçekliğimize dair kıyaslamalardır.
‘Ölüme giden davranışın rızası’ Yine ölümün kendi içinde bir ikna ya da şartlanma olarak görülebileceğinden. Ölümün tanımıyla ilgili doğal göreliliğin dışında başka bazı moral değerlerinde belirleyici faktör olabileceğini gösterir.hatta ölüm kutsayıcılığı ölümü bağlı ve kararlı olmanın ölçüsü olarak gördüğünden anlamını kimi zaman sadece ölüm üzerinden kurma kolaycılığına kaçacak kadar abartır.Bir bilinci yaşamanın şartlarını kimi zaman başka ölümleri insanla duygu,insanla düşünce insanla inanç arasındaki aidiyet ilişkisini pekiştirmek için kullanır topluluklar.Bunu yaparken düşüncelerin inançların ve de tespitlerinde yine insanlar için olduğu unutulur kimi zaman.Savunmak için ölümü seçmek yada yaşamı korumak için ölümü seçmek feda edilen yaşamlarla korunan yaşam arasında en akılcı kıyaslamayı yaptığımızda akli bir çerçeveye oturur.insanın kendi varlığını yada mensubu olduğu topluluğun varlığını korumak için yaptığı ‘meşru müdafaa’ meşruiyetini yaşamı korumaktan alır işte bu meşruiyetin en büyük düşmanı intikam batağına batmaktır.İntikam karşı koymanın nedenlerini unutturacak düzeyde saplantılara ve kör şiddete zorlar.Bu duygular karşılık bulduğunda yaşam değersizleşir ve ölüm hayatın minik bir parçası haline gelir.O zaman üzerine kafa yorulacak bir şey olmaktan çok bir alışkanlığa dönüşür ve bayağılaştıkça kendini, insan yaşamının değer görmediği bir kültür olarak dayatır.
Ölümün insan için insanlık için ne anlama geldiğini anlamak yaşamın değerini iyi bilmekten geçer. Yaşamın değerini bize gösterecek olanda kendimizde ve başkalarında güzel ve değerli olan her şeyi izlemektir. Bir diğerini özgürleştirerek onu izleyebiliriz ancak onun farklılıklarına tahammül etmenin ötesinde bu farklılığı aynılaşarak değil, anlayarak ve bu anlayışı içselleştirerek yaşamalıyız…