|
SESİN ANLIKSAL İZİ
Aykut YAŞAT
Habermas’ın dediği gibi, artık geleneksel bilinç sorunun yerini Dil sorunu alır. Bu bağlamda yirminci yüzyıl; Marksist çalışmaların ve başkalaşımın sağında solunda, ötesinde berisinde terennüm eden ve kökensel olarak Nietzsche üzerinden gelişen Arzu felsefeleri, Husserl sonrası fenomenoloji ile Bergson üzerinden oluşa gelen virtualizmin birlikte tahayyül edildiği Sezgi ve Zaman felsefeleri ile Saussure, Bakhtin ve Wittgenstein menşeli dil felsefeleri yüzyılıdır.
Kalıpların ve mutlakların yırtıldığı, yüzyılın sonunda hiper metinlere kadar ulaştığımız bu süreçte, yapısalcılık da diğer disiplinler gibi politik hayatın içerisinde bir tür ‘Düşünümsel Praksis’ olarak tecelli eder. Lakin yapısalcılığın yöntembilim mi, yoksa bir kuram mı olduğu malumunuz epey tartışıldı ve gelgelelim yapısalcılık sonrası dönem olarak adlandırılan süreçle birlikte rafa kaldırıldı. Kısaca özetlersek; Ferdinand de Saussure’ün dilbilim anlayışı, konunun, görüş açısından önce var olması ilkesinin kayıtsız şartsız kabul edilebilirliğini zorlayarak neredeyse konuya bakış açısının konuyu yarattığını telaffuz eder ki, söz konusu olguyu ele alış biçimlerinin hangisinin öncelik taşıdığını ya da üstün olduğunu da önceden belirginleştiren hiçbir hususun söz konusu olmaması, konuyu hangi perspektiften ele alırsak alalım, ‘dil olayının her zaman iki yüzü vardır; birbirinin değerini belirleyen temel karşıtlıklardır’ savına ulaşırız.
Saussure’nin savında Frankfurt okulunun bilgiyi bilme biçimi olarak, ‘olmak ve yaşamak istediğimiz gayeler doğrultusunda bilgiye ulaşabiliriz ilkesinin’ ve Bakhtin’in ‘ikiyüzlü dil’
saptamasının da izleri mevcuttur. Nihayetinde Yirminci yüzyılın bir tür temaslar ve birbirinin içerisinde içkinleşmeler yüzyılı olduğu da aşikâr. Frankfurt okulunda pozitivizme karşı çıkışın salt ve pür-i pak bilme istenci olmadığı gibi bu istenci karşılayabilecek bir yöntemin de olamayışı düşüncesi, bilgiye ulaşan yolun engebelerle dolu oluşunun birebir eylemin içerisinden geçen bir bilme yöntemi olmasından kaynaklanan ve dünyayı, öznenin dünya içerisindeki konumunun ve idealize ettiği çerçevelerin belirlenimciliğinde geliştirilebilir bir bilgi edinme yönteminin varlığı; Sassure’de ‘konuya baktığımız konumun bizatihi konuyu belirleyebilmesi’ şeklinde zahir olurken, Bakhtin’in de iki yüzlü dil; öznenin ancak ve ancak öteki ile ve ötekinden doğru, aralarındaki gölgeli bölgede var olabileceğine ilişkin kanıtlamalarının ve karşılıklı diyalogun içe ve dışa döndürülebilirliği mahiyetinde sözün nesneyi kuşatması sırasında oluşa gelen artalanlara dair iki düşünür temas halindeler. Amma velâkin, dilin tek tek kullanıcılarından bağımsız, sistematik ve toplumsal niteliği hususunda Bakhtin Saussure’yi olumlamakta iken, sistemin işlerlik kazandığı somut bağlamlar olan ‘Konuşma edim’lerini sadece verili durağan öğelerden birer seçme yapıp bir araya getirmek olarak gördüğü için eleştirerek, dilin toplum ve tarih içerisinde yaşayan, değişen, sürekli yeni anlamlar üreten niteliğini göz ardı ettiğini belirtir.
Bu kısa karşılaştırmalı okumanın ardından tekrar Saussure’e dönersek; dilin her şeyden önce bir dizge oluşu ve dil yetisini oluşturan şeyin her ne kadar yalın bir olgu olsa da ses olmayışını görürüz. Dil yetisinin hem toplumsal, hem de bireysel olan, birbirinden ayrılması mümkün olmayan iki temel yönü vardır ve bu yönler; dil yetisinin bütün öteki gerçekleşmelerinin kuralı ve ilkesidir.
Saussure, dil ve söz ikilemini dil yetisi çatısının altında dil(dil dizgesi) ve söz(konuşma edimi) olarak ayırdıktan sonra; dilin tanımına dair; dil yetisinin birey dışında kalan toplumsal bölümü olduğunu açıklar. Dil, varlığını yalnızca toplum üyelerinin arasındaki bir tür sözleşmeye borçludur ve işleyişini bilebilmek için bireyin dili öğrenmesi gerekliliğinin altını çizilmektedir. Sözü kullanma olanaklarından mahrum edilmiş bir insanın, duyduğu sesli göstergeleri anlamak koşuluyla dili yitirmeyeceğini, çünkü dilin bizatihi sözden apayrı bir şey olduğunu savunarak bir anlam da Wittgenstein’la yakın düşünüm kapsamına girmiştir Saussure. Wittgenstein’ın tüm dilsel ilişkilerimizi mantıksal bir düzeneğe/çarka yerleştirmek ve deyim yerindeyse çarkın kapağını kapatmak istediği özellikle birinci döneminde savunduğu dünyanın olduğu gibi olan her şey olduğu inancında ki dilin sınırlarının dünyayı belirleyiciliği ilkesinin; dilin sınırlarının içerisinde yaşayabilmekten başka hiçbir olanağı olmayan bireyine dair; bir anlamda habitatını var eden dilin de, bir nevi sözle açığa çıkışı olarak da okuyabiliriz Saussure’ün savını.
Roland Barthes ise dilin; bizzat dil yetisinden sözleri ayıklayarak geriye kalan her şey olduğunun altını çizer. Her biri hem bir şeye göre geçerli olan bir birim, hem de içinde ayrımsal olarak, başka bağlaşık değerlerin yer aldığı daha geniş bir işlev öğesi, terimi olan belli sayıda öğelerden oluşan ve toplumsal sözleşmeye dayanan bir değerler dizgesi olduğu için, bireyin tek başına açtığı değişikliklere karşı direnerek, bu bağlamda toplumsal bir kurum olduğunu belirginleştirir. Kuralları olan bir dizgedir dil ve öğrenilerek oynanmaya başlayan bir oyundur, fakat her isteyenin kurallarını istediği gibi değiştirmesi mümkün değildir.
Söz ise; bireysel bir seçme ve gerçekleşmedir. Onu tanımlayan temel noktanın bireysel edim oluşu da, dilin daha geniş bir çerçeve olarak toplumsallığını karşılaştırmalı olarak imler.
Bir başka dil felsefecisi Noam Chomsky; dilin ve biliminin üretici dönüşümsel yapısına ilişkin kurallar ve davranışlar arasındaki farkı ortaya koyarak, ‘edinç’ ve ‘edim’ ayrımına gider. Edinç; saf dilbilimsel bir kavramdır ve konuşan kişinin dili ne kadar bildiği ile alakalıdır. Edim ise; konuşan kişinin dili kullanmasına ilişkin bir tür eylemdir. Böylelikle dil adına edilgenlik ve belleksel olgunun yanı sıra toplumun daha ağır bastığı ve edinçte yaratıcılığın ve üreticiliğin koşutlukları, edim de ise ‘atmosfer’ denilebilecek toplumsal katmanlaşmanın ‘anlam’ üretimine dair iktidar ilişkiler bütünü arasındaki ayrımın belirginleşmesi sağlanmış olur.
Saussure içinse dilin bir tür sözleşme, bireyde ki konuşabilme yeteneğinin vücuda gelebilmesi için, toplumsal yapı aracılığıyla kabul edilmesi gereken anlaşma ve uyuşmalar bütünlüğü oluşunun altını çizmiştik. Konuşma yetisi dilden ayrı bir olgudur; ama dil olmadan kendisini gösteremez. Bir öğesindeki değişimin bütünün de değişim yarattığı ve öğelerden her birinin diğerinin tümünün değişim fonksiyonunu şekillendirdiği bir tür işaretler sistemidir. Her öğe, kendisinin, diğerlerinin karşısına koyan bu ilişkilerden kendi özdeşliğini kontrol altında tutarak öznelleştirir. Sonuçta dilin en belirleyici niteliği, diğerlerinin olmadığı şey olmasıdır. Bu bağlam da bu kadar nevi şahsına münhasır bir organizmanın kullanım alanları ve toplumsallaşma sürecinin de ekseriyetle incelenmesine defalarca tanıklık edildi yirminci yüzyılda. Sonuç itibariyle dili bir tür ‘yapı’ olarak görmek ve yapısalcılığın kuramsal çerçevenin dışına akarak yöntem bilim haline gelmesi de, kuram mı yöntem mi, tartışmalarının sebebi felsefenin kendisinin aşkınlığındandır.
Yirminci yüzyıl toplumsal hayatının, örgütlenme biçimleri ve manipülasyon teknikleriyle sözcüğü, salt bir im’in mekanik basitliğine indirgemek istemesi, gündelik hayatın ve bir tür praksis alanı olarak dil’in dinamiğine aykırıdır. Dil, sonuç itibariyle varlığını, salt bir im oluşundan değil, az ya da çok ama kesinlikle söz dizimi ve söz dağarından alır.
Hem imlenen nesnenin özüne çok anlamlı yapısı gereğince ucu ucuna temas edebilmekte, hem de muğlâklığı nihai bir yargı olarak tartışılamaz olmayışı sebebiyle tümü içeren somut bir karmaşığın somut özünü dile getirmesine olanak sağlamaktadır. Bu bağlam da Marx ve Saussure’nin emeğin ve dil yetisinin toplumsallaşması adına bir tür karşılaştırmalı okuması mümkündür. Marx’a göre emek; kullanım ve değişim değerlerine diyalektik olarak indirgenirken, Saussure’de dil yetisi benzer bir indirgemeyle söze ve dile parçalanır. Değişim değeri meta’ya örgütlenip emek gücü ve ücret olarak bölünerek emeğin toplumsallaşmasını belirginleştirirken, Dil ‘de imleyen ve imlenen olarak işitsel imgeye ve kavram’a bölünerek Dil’in toplumsallaşması sağlanır. Toplumsallaşan emek; tekrardan kullanım değerine artı-değer olarak dönüşürken, toplumsallaşan dil de, tekrardan ‘söz’e üst-katman anlam olarak geriye döner. Emek gücünün kullanım değeri olan Artı değer, kapitalist üretim ilişkileri ağında mal edilir ve artı-değer emekçiden koparılırken, söz içerisinde sözcüklerim imledikleri kavrama eklenen söz dağarı ve söz diziminin özellikleri bireyin öznel kullanıma kalmıştır. Her hangi bir sistematize örgütlenme ya da ilişkisellik tarafından temellük edilme ya da ele geçirilme/sömürülme söz konusu değildir, bireyin keyfi bilir, isterse ömrü boyunca hiç konuşmayabilir.
Sonuçta bireyin kullandığı sözcük ve tümcelerle, bunların söz dağarı ve söz dizimine ilişkin bireysel özellikler arasında, bireyin gerçeği kendisine yontuşu/mal edişi, ya da ‘gerçeğin bireyde bulduğu karşılık’ olgusu vardır. Sonuçta emeğin emekçiden kopartılması gibi, sözcüğün de bireyin söz dağarından ve söz diziminden kopartılıyor oluşundan söz edilemez. Amma velâkin, söz bireyden kopmuş ya da kopartılmış değilse de; ekonomik sömürü, artı-değerin kapitalist sermaye tarafından çekilip alınması gibi, ‘artı-anlam’ın çekilip alınmasıyla dilsel sömürüden de bahsedilebilir mi? Sözcük salt işitsel imgeye, kavramdan oluşan bir im’e indirgenebilir mi? Dil düzleminde zihinsel soyutlama, söz deki sözcük ve tümcelerin bireysel ve öznel kullanımına ilişkin özelliklerin yadsınmasına da yol açacak mıdır?
Bu soruların peşine takıldığımızda; söz ile birey arasındaki dilin ‘gerçeği kendine mal edilişi’ nin ortadan kaldırılabilirliğinin sınırına gelip dayanırız ve Saussure’ e göre sözsüz bir dilin olanaksızlığı düşüncesi karşımıza çıkar. Büyük Türk düşünürü Hilmi Yavuz, Felsefe Üzerine adlı çalışmasında şu örneği verir;
“…Fakat giyim(Dil) ile giyinme(Söz) arasındaki ayırımın, herkesin bir örnek giyinmeye zorlandığı bir toplulukta da geçerli olduğunu öne sürebilir miyiz? Giyinmeden söz edilmeyen bir toplum olacaktır nihayetinde bu ve eğer öyle bir toplum olanaklı ise, herkesin aynı şekilde konuştuğu, sözcüğün im’e indirgendiği bir topluluk da olanaklı değil midir?”
Bu temayülün açtığı düşünme sürecinde, Saussure’ün Dilin yapısı ve form olarak dil tasarımının anahtarı gizlidir: Burjuva dünya görüşünde, öznel gerçeklik ile nesnel gerçeklik arasında ki etkileşimin bağıntısının koptuğunu, kendi başlarına buyruk ve birbirilerini dıştalayan iki tip gerçeklik alanlarının oluşması ve böylelikle bireyin öznel(içsel) yaşamı ile çevresi(nesnel evren) arasındaki bağıntının koparıldığı, iç ve dış arasındaki etkileşime dayalı, bütünsel anlamın yitirildiği ve (günümüzde de artık bu tip bir bütünü aramanın olanaksızlığının başlı başına bir bütün oluştura geldiği) dilsel düzlemde de anlam yitiminin, sözcük ve tümcenin İm’e indirgenmesiyle dilde çok anlamlılığın yitirilişi ve çok anlamlılığın başlı başına bir dil olan söz’de; özne ile onu kuşatan nesnel dünyanın “yoğun ve sürekli olarak yeniden kurulan tüketilemezliği”ni görürüz.
Sonuç itibariyle praksisin içinde gerçekleşen Meta-formun zihnin içerisinde gerçekleşen Dil-form’u belirlemesinin niceliğini tartışarak bu tip bir belirlenim doğrudan değil dolaylı bir belirlenimdir ve dilde sözcüklerin im’e indirgenmesinin bir anlamda da söz’ e ilişkin özelliklerinin paranteze alınması olduğuna dikkat çeker Saussure.
İmleyen ile kavramın ilişkisinin, dil düzleminde bir tür eşitlik bağıntısında tutulmasına semantik indirgeme denir. Semantik indirgeme; sözcüğün söz düzleminde öznel kullanımına ilişkin somut/nitel özelliklerinin soyutlanması demektir. Sözcük, bireyin söz dağarı ve söz diziminden soyutlanarak im’ e indirgendiğinde, İm bu bağlamda soyut ve kuramsal bir tür belirlenim haline gelir. Söz düzleminde sözcüğün, kavrama eklenmiş öznel kullanım özelliklerini de içermesi, sözcüğün, bireyin söz dağarı/dizimi bağlamı içerisindeki bu özellikleriyle bir tür artı-anlam (üst-anlam/katmanlaştırılabilir katmanlaşan anlam vb…) oluşturmasının yolunu açar.
Dil/söz ayrımının toplumbilimsel önemi şekilde de görüldüğü gibi gayet açıktır. Toplumsal olay ve toplumsal yapı arasındaki fark; bu iki kavramın açılımında kendini bize hemen sezdirmektedir. Bu bağlamda Saussure yapısalcılık geleneğinin kurulmasıyla tüm göstergelerin dilsel olsun olmasın toplum içerisindeki var oluşlarını inceleyecek yeni bir bilim dalı önerir. Yapısalcılıkla göstergebilimin ilişkisinin de buradan başladığına ve Saussure’ün bilfiil insan edimlerinin ya da üretimlerinin bir anlamı var ise, bu anlamı olanaklı kılan konvansiyonel bir sistemin söz konusu olduğunu vurgulamasıyla; toplumsal ve kültürel fenomenlerin bu sistemin dışında içsel bir anlamı olup olmadığına dair bir açılım doğar; sistemin imlerinin içsel bir anlamının olmaması demek, ancak içinde yer aldıkları sistemi kuran bağıntılarla anlam kazanmaları demektir. Bir edimin/davranışın başka bir edimden ayıran, farklılaştıran bağlantıları mevcuttur. Bireysel davranışlar, kendi başlarına hiçbir zaman simgesel değillerdir. Bireysel davranışlar, kolektif olduğu bilinen bir simgesel sistemi kuran öğelerdir. Bu bağlam; yapısalcılığın dilbilim tutamaklarını veri sayan, onları sorgulamayan yaklaşımıdır ve yapısalcılığın kuram değil yöntem olduğuna ilişkin kanıtlamalar da bu bağlam üzerinden şekillenir. Bir yöntem olarak yapısalcılık, insanın toplumsal davranış örüntülerinin bir nevi düzgü ”code” oluşturduğunu varsayar. Bu kodlanışlar bir nevi kurallar/simgeler sistemidir. Sistemin eş zamanlı bağıntılarla kurulan ikili karşıtlıklara indirgenebilen bütünlükleri vardır. Bu bütünlükte başlı başına bir “yapı”dır.
Yapı; belli bir lojik örgütlenme içinde ve gerçeğin bir özelliği olarak kavranan içeriği kendisidir ve asla biçim değildir. Biçim geleneksel olarak, içerikle karşılaştırılarak tanımlanır fakat yapının ayrı bir içeriği yoktur.
Görünür ile kavranır arsındaki karşıtlığı, işlemleri “im” düzeyine aktararak aşabilmekten söz eder Levi Strauss; Yapı’nın özellikleri; görünüş ile gerçeklik ayrımından yola çıkar, eş zamanlı bağıntılarla kurulur, bu bağıntılar ikili-karşıtlıklara indirgenebilir, bir sistemin eş zamanlı doğası/yapısı bilinmeden, onun evrimi de karşılanamaz ve bu özellikleriyle yapısalcılık, tarih dışı olarak algılanmaya açık olsa da, tarih dışı değil, zaman dışıdır.
Yapısalcı yöntem her hangi bir şeyi başı sonu düzgün bir şekilde açıklayabilmeyi olumsuzlar çünkü nedenselliği olumsuzlar yapısalcı yöntemde neden ve sonuç kavramları kullanılamaz esas olan “dönüşüm yasalarıdır”. Verili bir yapısının, belli bir biçim de dönüştüğü kabulü, yapısalcılığın temel tutamaklarından birisidir. A hiçbir şekilde ve biçimde B’nin nedeni olamaz ancak B’ye dönüşebilir. Yapısalcı dönüştürme; eğretileme(metafor) ve düzlem değiştirmece (metonom) şeklinde vuku bulur.
Yapısalcılık; karmaşık bir ayrıştırma/birleştirme/karşılaştırma ve sınıflandırma yoluyla dönüştürme işlemlerinden geçmektir. Yapısalcılığın herhangi bir dünya görüşünün içine yerleştirilip yerleştirilemeyeceği, ya da başlı başına bir dünya görüşü olup olmayacağına dair yapısalcılar, düşüncenin dilin aracı olduğunu söyleyerek, herhangi bir incelemenin yapı düzeyinde gerçekleştirilmediği sürece dış görünüşler yetinilip birbiriyle ilişkisiz öğelere takılınacağının kaçınılmaz bir sonuç olacağı noktasında birleşirler. Ele alınan nesnenin, “kendi başına ve kendisi için” incelenmesi, nesnenin kendi öğeleri arasındaki bağıntılardan oluşan bir dizge olarak ele alınılması vb nitelikleri açısından yapısalcılık, ‘yapı’sal olan her türlü yaşamsal düzlemi ele alma yöntemi olarak başlı başına bir dünya görüşüdür de.
Göstergebilim ise; tüm göstergelerin, dilsel olsun olmasın, toplum içinde ki var oluşlarını inceleyecek yirminci yüzyıl bilimidir. Gösteren+Gösterilen=Gösterge denklemin de geçerlidir. Gösterge; iki insan arasındaki iletişimi mümkün kılan ya da bir şeyi ifade etmeyi sağlayan içselliktir. Sonuçta Saussure göre, bu iki terimin hem kendi aralarında hem de parçası oldukları bütünle girdikleri karşıtlık ilişkisini belirtmek gibi faydası vardır.
“Dil göstergesi, bir nesne ile bir adı birleştirmez, bir kavramla bir işitim imgesini birleştirir. İşitim imgesi salt fiziksel nitelikte olan özdeksel ses değildir, sesin anlıksal izidir, duyularımızın tanıklığı yolu ile bizde oluşan tasarımdır. “Duyumsal işitim imgesi, bir başka deyişle kavramın karşıtı olarak ele alındığı anlaşılmalıdır.” Ferdinand de Saussure
asosyoloji@gmail.com
|