
SEKÜLERİN ÇİFTE BAĞI
Gayatri Chakravorty Spivak
GÜNÜMÜZDE ORYANTALİZM: DOGU-BATI TARTİŞMASI
Simültane çeviri ve özet: Meral Özbek
Spivak ve Said arkadaşlarmış. 1978’te yayımlanacak Şarkiyatçılık kitabı hakkında konuşmuşlar daha 1974’te. Spivak o günlerdeki konuşma ve tanıklığına dayanarak sunu öne sürüyor: aslında Edward Said’in bu kitabinin asıl önemi, henüz 40 yasında olmayan genç bir adamın oryantalizme ilişkin “kişisel tecrübesinin” belgesi olmasıdır. Genç bir adamın, kolonyalizm altında sürgünde, onun zoruyla nasıl şekillenmiş olduğunun “bilincine varmasının”, bunun kendi üzerindeki “izlerini (İngiltere ve Amerika’da gördüğü eğitim...) keşfinin ve “kendinin nasıl kurulduğunun” derin farkındalığının belgesi. Böyle başladı kitabın yazılışının hikâyesi, dolayısıyla böyle okunmalı kitap öncelikle. Aynen Franz Fanon’un Dünyanın Lanetlileri adlı kitabı gibi. Bu çok kişisel tecrübenin ifadesini, evrensel uygulanımı olan, bilimsel bir çalışma ve kamusal bir belge olarak ele almadan önce...
Burada önemli olan, insani olarak kendi tecrüben aracılığıyla “kendini başkalarına açıyor olmak”tır, böylece insanlaşırız. Ötekinin bize böyle açılması, etik bir açılmadır ve dil aracılığıyla gerçekleşir. Kendini bu ortaya koyuş, bir hakikatin keşif anıdır, önemli bir güçtür. Fanon’ da da aynen gördüğümüz budur: o da kendi tecrübesi aracılığıyla kendini başkalarında görmüştür.
İşte bu insanlaşma sürecinin politikleşmesi, ötekinin politik kuruluşuna dönüşür, politik bir gündeme.
18. yüzyılın sekülarizm anlayışı dar, sabit bir vizyon içeriyor. Bu dar sekülarizmi, Said’in “dünyevi” (“wordly”) kavramıyla birlikte yeniden düşünmek gerekiyor. Daha adil bir dünya için, seküleri, “Çifte bağ” (“Double Bind”, belki “çifte açmaz” olarak da çevrilebilir?) içinde yeniden düşünmek gerek. Çifte Bağ şu demek: Sana aynı anda “lütfen yap” ve “Lütfen yapma” diyen iki çelişkili talimat seti alıyor olmak. Bu durum ilk kez bir psikiyatr tarafından, özellikle de çocukların başına gelen ve halledilmesi gereken bir durum olarak tarif edilmişti. Ama kavramı etik-politik tutum için de geçerli kılabiliriz: Etik-Politik olarak nasıl davranmamız gerektiğine ilişkin bir açmazda, genellikle çözümü kesin karşıtlıklar içinde çözmeye çalışırız. Sekülarizm söz konusu olduğunda örneğin, 18. yüzyıl anlatısı işi ikiye böler: bir yanda dinin özelleşmesi. Öte yanda da kamusal yaşam.
Hâlbuki sekülarizmi “Çifte bağ” içinde düşünmek, Dünyevi olan (wordly) ile İnancı (Faith) kutuplaştırmadan çözüme ulaştırmayı gerektirir. Peki nasıl? Said çözümü, ikisinin ortasında (middle) kurdu, yani açmazı, “edebi imgelem” aracılığıyla çözdü. Rasyonel (aşkınlığa yönelik insani itki) ve irrasyonel (içkinlik) arasındaki karşıtlığı, şiirsel imgelem aracılığıyla çözdü. 19. yüzyılın edebi imgelem geleneğini 20. yüzyılın Amerikan hümanizmine taşıdı. Said kolonyalist Batı’nın “en iyi”si ile özdeşleşti, Amerikan Hümanizmine güvendi. Daha adil bir dünya için yazınında öne çıkan anti-oryantalizmin kaynağını da burdan kurdu, edebi imgelemin gücünü buradan türetti. (Pratikte politik olarak ise, İsrail-Filistin savaşında Filistin’in yanındaydı).
“Çifte Bağ”, oryantalizmin mirasıdır. Genç bir adam olarak, Said olarak sürgün tecrübesi içinde “çifte bağ”ı, edebi imgelem aracılığıyla çözmeyi denedi. Ama eğer “çifte bağı” daha iyi anlamak istiyorsak, edebi imgelemde kalamayız. Burada Said’i, onun mirasını aşmamız, Said’i ileriye doğru ittirmemiz gerekiyor. Taban hareketlerine dönmemiz gerekir, özellikle de kent-kır ikilemi içinde, göçmen altsınıfların zorunlu olarak şekillenen yaşam dünyasına dönmeliyiz.
Osmanlı imparatorluğunun mirası, Said’in yazdığı yerden farklı... Amerika ile Avrupa’nın tutumları aynı şey değil, Türkiye’nin serüveni de Filistin gibi değil... Bir zamanların kıskanılan Osmanlısının devamı olarak Türkiye’nin AB ile ilişkisi de öyle.. Türkiye ayrıca benim de dahil olduğum Asya için bir model oldu. Oryantalizmin “sırrını” asıl bilenler, “Avrupalı Müslümanlar” (“Müslüman Avrupalılar” değil) , Almanya’daki Türkiyeli göçmenler, zorunlu olarak göç etmek zorunda kalmış olan emek gücü ve terörizmin zorunu yaşamış altsınıftan topluluklar... Onların yaşadıkları, gündelik hayatlarındaki sınıfsal ve toplumsal- cinsiyet ayrımcılığının eleştirisiyle açığa çıkabilir...
Avrupa Birliği, esas olarak ekonomik bir birlik. Ekonomik düzeyde bir ulus-ötekilik söz konusu burada. Avrupa Anayası’na baktığımız zaman da, bu anayasanın birliğin ideolojik meşrulaştırılmasına ilişkin ilginç bir metin olduğunu görürüz. Ekonomik olarak ulusötesilik mevzubahis, ama “çifte bağ” içinde yaşamanın kökenlerine ve imkanlarına bakabilmek için, hala ulusal olarak/uluslar altında yaşayan altsınıfların/sınıf altı kitlelerin (underclass) yerlerine (yaşadığı yerlere) gözümüzü çevirmeliyiz. Henüz daha Avrupalaşmamış, Amerikalaşmamış yerlere bakmalıyız, “çifte bağ”ın nasıl çözülebileceğini görebilmek için. Ve buralarda parçalanmakta olan kültürel, toplumsal, dinsel dokuyu/kumaşı “görünmez yama” ile yeniden inşa etmeliyiz. “Görünmez yama” bir dikiş metaforudur ve eğitim sürecini içeren pratik bir iştir..
Daha adil bir dünya için Seküler olanı tanımlamak için, dinsel “görünmez yama”yı tanımlamamız gerekir. Benim deneyimim şu: Eğer bir altsınıf kültürüne, önyargısız biçimde, onları romantize etmeden ya da dinsel pratiklerini anma törenlerine dönüştürmeden, bir şey öğrenmek için girersen, bu pratik sürecin detaylarında “görünmez yama”yı örebilirsin. “Çifte Bağ”, yani kutuplaştırmadan ikili talimatın varlığını “yaşayarak halletmekten” (yaşam içinde, ilişki içinde?) bahsediyoruz, “rasyonel” bir biçimde (teoride?) çözmeye girişmek yerine...
asosyoloji@gmail.com