arayışlar


KÜRESEL SİSTEM  , SAVAŞ  ve MİNÖR POLİTİKA
ENGİN SUSTAM

Küresel sistem içinde bir ifade biçimi olarak beliren ve yeni kurumsallaşmasını örgütleyen günümüz toplumsal yapısı ve onun popüler imajı, nicel ve nitel dene­yimlerin farlılaşmasını duyumsattığı gibi, toplumsalda farklı örgütlenme ve parçalanma durumlarının ortaya çıkışını görü­nür kılmıştır.Toplumsal yapının bugün itibariyle ortaya koy­duğu bu türden dağınık vakaları, hem duygusal hem de ras­yonel alanlarda politik oluşumun, toplumbilimin, edebiyata ve sanatında farklı analiz noktalarına yönelmesini sağlamıştır diyebiliriz. Bu anlamda ortaya koyduğumuz duru­mun majör olan 'büyük söylemlerden, pratiklerden, politik olgulardan' farklı ve ayrı bir şey olduğunu görüyoruz. Bilinçli inşanın, devinimin, eleştirel okuma biçimlerinin toplumsala yönelttiği yeni tahayyül, kentin içinde kentli olmayan ağları, risk formlarını, azınlık hallerini açığa çıkarmaktadır. Bunun için bu olaylar (ya da sosyallikler) nedir dedi­ğimizde bahsettiğimiz şey, kapitalizmin içinde onun söylemine, disiplinine ve denetimine maruz kalan, merkezi politik yapıların dışında olanların yani dini ve azınlık kimliklerin, muhaliflerin ve ötekilerin ortaya koyduğu yeni siyasallaşma hareketlerinin, modernizme ve onun ahlakına, diline gön­derdiği bir eleştiriden, siyasal tavırdan bahsediyoruz. Ve hatta ilk çıkışları dahilinde, küreselleşme karşıtı hareketler­de de ifadesini bulan bu sosyallikler; bulundukları bir çok alanda deneyimleri çoğaltma etkinlikleri yaratarak iktidar­dan ve Ortodoks alandan uzaklaşmayı, kaçışı imlemektedir­ler. Çünkü merkezi politikaların bahsettiği şey, homojenleş-mek ve toplumun içinde bütünleşmektir. Oysa toplumsalda ortaya çıkan bu yeni durumlar yerellikten, farklılıktan ve he­terojen olgulardan bahsediyorlar. Bunun için sermaye ve merkezi sistem karşıtı hareketlerin siyasal içerikleri, beraberinde birçok muhalif ve ayrık duran zeminleri kolektif mekanlarda buluşturma arzusuna dönüşmüştür. Zamanla 'karnavallaşan ‘ bu külliyat tam da Deleuzeyen  göçebeliği etkinleştirir mi bilemiyoruz ama bu külliyat Deleuze'ün yersizyurdsuzlaşmış 'köksaplarım'(Rlıizome) gündeliğin içinde belirgin bir hale sokmuş gibi durmakta ve bu kaygan zeminde, dışarıda -merkezin altında kalanın, azınlık olanm sürekli taşkınlığını, coşkunluk çizgisini açığa çıkaran mole-küler oluşumları ve iletişimleri de görmemizi sağlamaktadır. (Seattle,Cenova,Prag... v.b pratikler böyle bir okumayı mümkün kılacak gibi duruyorlar.) Geniş bir ağın içinden ge­len bu yeni toplumsal hareketler bugün itibariyle artık bu­lundukları çokluk  içinde bir çok kavramlaştırmayı, akade­mik söylemi, yüksek sanatları ve felsefik kapatmayı da alt üst edip, reddetmektedirler. Dillerin farklılığından, kültürel coğrafya çokluğuna, anlık aforizmalardan, eş zamanlı ey­lemliklere yönelim sağlayan bu stratejiler iktidarın dilinden çok azınlığın dilinden bahsediyorlar. Böyle bir durumun or­taya çıkışı azınlık kavramının toplumsalda yeniden okunma­sı anlamına da gelir diyebiliriz. Çünkü azınlık kavramının kendisi şimdiye kadar, toplumbilimde olsun ya da diğer alanlar da olsun hep anlaşılmayan 'birikimsizlik'  üzerine yatırılmıştı. Haliyle 'ötekilere' yöneltilen bilgi ve simgeler, onları anlamaktan çok egemen kültürün sınırlarına 'asimile' etmekten ileri gidememekteydi. Asimile edilmekle birlikte homojenleşmiş toplumsala dahil edilmek istenen altkültür-ler, böylelikle bir tartışma zeminine girerek azınlık ve öte­ki kimliklerinin yeni sömürge söylemi içinde nasıl işlerlik kazandığını bize gösterdiği gibi, farklılıkla - iktidar arasında olan direnişi de   belirler gibi durmaktadır .

Krallıklardan modern imparatorluklara ulaşan iktidarlar, ancak böyle figürlerin formasyonu dahilinde ürettikleri ha­kimiyet sayesinde krizlerini ideolojik bir perdeye sokmuş­lardır. Bu türden bir kriz formasyonunu şimdiden, bütün gelişmiş ya da azgelişmiş devletler zemininde daha belirgin olarak görüyoruz. Çünkü yaratılan küresel kriz bugün itiba­riyle savaşı gerekli kılan zeminler üzerinden çözüm bulmaktadır. Bundan ki, öncesinde hiçbir fiili belirginliği olmayan ama 11 Eylül olayından sonra, adı gizil varoluştan öteye gi­demeyen, kime göre adlandırıldığı dahi belli olmayan, 'terörizm', 'düşman', 'savaş', 'sefalet' kavramlarının kendisi, neyin nerede nasıl adlandmldığına dair karmaşık bir teoremi konumuzun tartışma zeminine sokabilmektedir. Egemen olanın kuşku verici bu tavrı küresel zeminde riskin, tüketimin ve gündelik olanın içinde nasıl işlerlik kazandığını gös­terirken; artık kültürel çeşitlilikten, farklılık söyleminden ve hatta minör olanın kendisinden bahsetmek, majoritenin sa­vaş aygıtı sayesinde makinasal bir despotizmle 'terörizm' kodlamasınm içine kolaylıkla girebilmeyi mümkün kılmaktadır. Kendinden aykırı olanı terörize etmek iktidarın ve devletlerin şiddete dair meşru savunmasını yasallaştırdığı gibi aynı şekilde 'terörizmin' nerede vücud bulduğunu daha görünür kılmaktadır. Bugün içinde yaşadığımız toplumsal paranoya böyle bir simgesel çöküşü hızlandırır niteliktedir. Bu olay ya da olgular dahilinde gelişen tartışma yine ilkel 'do­ğu' ve uygar 'batı' kavramlarını da hatırlatır niteliktedir. Bu­nun için 'Pis Arabm' çölden kalkıp beyaz topraklara saldırı­sı uygarlığa bir saldırı gibi gösteriliyor. Çünkü imparatorluk ya da yeni-sömürge söylemi, uygarlılığm belirtisini kendi üzerine çoktan almıştır. Tanrısal bir imgeyle yoğunlaştırılmış bu uygarlıklar miti veyahut ta dinsel cemaat gösterimi, bü­tün savaşsal projeleri etkinleştirerek haliyle kontrol altına alınan coğrafyaların, kimliklerin üretimini yeniden oluştura­cak şekilde örgütlenmiş, dağınık ve sistematik bir yapıyı bize dayatmaktadır. Bunun için imparatorluğun merkezine ya­pılan bu saldın hem uygarlığa yapılmış hem de merkezin örgütlenmesine yapılmış bir saldın olarak, 'ilkel kıta' Ortado­ğu'nun hala uslanmadığının belirtisi gibi söylemleştirilebi-linmektedir. Böylelikle kutsal suda yıkanan bir savaş her zaman için haklılığın aidiyeti olarak belirecektir. Ondan ki 11 eylül sonrası gelişen bütün olaylar 'terörizmle savaş' ve 'özgür dünya' gibi kamplaşan olguları bu 'haklılık' istemin­de belirginleştirdi. Bundan dolayı 'uygar' batının, doğuyu ya da diğer coğrafyaları; kirli ,hırsız, sefil, şiddet yanlısı, bar­bar... vb kavramlar dahilinde ilan etmesi ve iyileştirmek is­temesi, sadece iyimserlikten kaynaklı egzotizm değil tam da belirttiğimiz üzere post-kolonyal söylemin oluşturduğu ye­ni savaş biçimleridir diyebiliriz .

Ticaretin ve finans kapitalin yeni yönleri haline gelen ve batının ekonomik bağımlılığından kurtulan Asya ülkelerinin (Çin, Japonya, Hong Kong, Hindistan...) ani yükselişinin önlenmek istenişi, petrol ve enerji rezervinin beşiği olan Or­tadoğu'nun sürekli savaş halinde oluşu, yeni-sömürgecili-ğin 'iyimser' hakim söyleminin nereye kaydığını bize gös­termektedir. Filistin ve Irak'ta yaratılan jandarmalıklar sö­mürgeciliğin niyetini ve despotizmini bundan dolayı açıklar niteliktedir. Doğuda estirilen 'terörizm avı' yeni-sömürgeci-liğin savaş makinasını meşrulaştırdığı gibi bunun demokra­si ve insanlık adma bir savaş olduğunun söylemleştirilmesi neo-faşizmin yeni yüzünü de belirginleştiriyor. Ve artık bu saplantılı sömürgeciliği anlatmak medya, görüntü, iletişim ve siber olan üzerinden üretmek bugün itibariyle daha müm­kün durmaktadır. Savaş ekonomisinin ve siber üretim nesne­lerinin üzerinden vücud bulmuş imparatorluklar, neo-faşizmler bunun için düşman belirlenimini düne göre daha kolaylaştırmışlardır. Düşman kavramının kendisinden bah­setmek öteki olanın, marjinal kalanın, dışanda bırakılanın ya da diasporada nefes alanın her an 'suçlu' konumuna girip bu küresel tahakkümden etkilenmesi anlamına da gelebil­mektedir. Farklılığa tahammül edemeyen bu küresel jandar­malık söz konusuyken; muhalif, ayrıksı, yerel eylemlilikler­den bahsetmek, yukarda da söylediğimiz gibi 'terörizmin' kendisinden bahsetmek olarak ele almıyor. Çünkü iktidar ve devlet hiçbir zaman 'normalin' dışındakileri kabul etmeye­rek kendi tahakkümünü dayatmıştır, ancak kurumsallaşma­sını da bu 'normal olmayanlar' üzerinden sistemleştirmiştir. Hapishanelerin, hastahanelerin ve hatta çözümsüzleşen psi­kiyatrik tedavi merkezlerinin bu kadar çok oluşu, iktidarın yeniden üretim sağlayacak paranoyik isteminden kaynak­landığı gibi, bu türden güdümlemeler aynı zamanda 'kitle psikanalizinin' yoğunlaştığı alanların artışıyla da ilgili gibi duruyor.

Bio-politik üretimini kurduğu gardiyanlıklar üzerinden sağlayan bu yeni sömürgecilik ve iktidar biçimleri bir tür kodlamayı meşrulaştmrken, kapalı alanların kontrolünden açık alanların denetimine kayan zemin üzerinde de etkinliği­ni sağlamlaştırmaya çalışmaktadır. Türkiye de 'F Tipi' ceza­evleri projesinde gördüğümüz bu çözümsüzlük teorileri ha­yata döndürmekten çok, iktidarın yok etme, kişiliksizleştir-me istemini belirgin kılmıştır. Kapalı alanlarda denetimini sağlamlaştırıp disipline edilmiş simgesel bir varoluş yarat­mak isteyen devlet sefilliğini böylelikle örtmeye çalışmak­tadır. Oysa normalleştirme projeleri ve iktidarın bu libidi-nal kısırlılığı, güçlülük arzusunu ispatlamaktan ileri gidemeyen bir ulus-devletler yaratarak aynı zamanda sefilleşen ik­tidarların acizliğini de gösterir durumdadır. Tıkanmış bir projenin savaş makinasmı bu kadar öne çıkarması gücün is­patından ve söylemin tarihsel yeniden üretimini sağlamak­tan başka bir şey gibi görünmüyor. Bir yanda ABD tarafın­dan sistemli yaratılan coğrafik hapishaneler, savaş rejimle­ri varken ve bunun belirtisi olarak görülebilecek 'büyük ka­patılmanın' disipline edilmiş ilişkileri dururken; diğer yanda buna alternatif sunan, muhalif olan, ortak çoğul komünler yaratan, temsilin iktidarını kaydıran farklı yaşam biçimleri­ni birlikte siyasallaştıran ve kolektif zemin arayışlarına talip olan bir göçebe, azınlık, yabancı olma pratikleri durmakta­dır karşımızda. Bu pratikler kendini sadece politikayla ifa­de etmiyorlar, geçmişte kalanın deneyimleriyle bugün üze­rinden okudukları bir sanat, edebiyat, sosyoloji, felsefe, po­litika biçimleri de yaratıyorlar. Öyle ki bu yeni söylemler bedeni bir politik metafor olarak ele alıp, bedenin yeniden okunuşunu oluşturmaya çalışıyorlar. Böylelikle haz ve arzu istemlerini, kitle, iktidar ideolojilerinden ayırmaya çalışmaktadırlar. Burada artık minör politika örnekleri belirirken bunun majöritenin de (Büyük Söylemler) bir eleştirisi oldu­ğunu görüyoruz. Majör olanın tarihsel bütünlüğüne karşın, anlık, şimdiye ait eylemleri güncelleştiren minör politika bundan dolayı ufak olan bir şeyi dahi büyük sosyal problem-miş gibi politik olanla iç içe sokuyor. Minör politiğin bu toyluk halleri, yeniden bir okumaya ve eleştiriye imkan aç­tığı gibi ötekilere, azınlıkta kalanlara (etnisitesel, dinsel, dil­sel, yöresel...vb gibi) yabanlara, dışarıda kalanlara dair ola­rak ta siyasal bir tavır ortaya çıkartmakta. Bütün alanlara ve oluşumlara dair iktidar tiplerini reddeden minör politika ör­nekleri böylelikle merkeziyetçi, kapalı makro-politikalara da bir eleştiri niteliği taşımaktadır.

U. Beck'in kitabında ele aldığı 'risk toplumu'  tartış­ması tam da bu belirsiz söylemin imajını aktarır niteliktedir; refahın, sosyal etkinliğin ve güvenin varolduğu bir toplum-dan, modernizmin yaşadığı kriz sayesinde belirsizliğin, gü­vensizliğin çoğaldığı her an siyasal provokasyonun olabile­ceği risk toplumuna geçilmişti Beck'e göre. Bundan dolayı risk iliklerimize çoktan dadanmış ve modernizm kentin için­de krizi siyasallaştırmıştı. Neticede rasyonel olanın bu so­runlu hali, bizi modernizmin krizine götüren meselenin sa­dece ekonomik ve siyasal olmadığını bu sürecin, aynı za­manda toplumsalda ve gündelik hayatta da belirgin olduğu­nu gösteriyor. Sözcük cücesi modernizmin, bu küresel nite­liği böyle bir düşünümselliği (riske dair) içinde barındır­maktadır. Bundan dolayı 'İmparatorluk'  kendini devasa bir gösteriye ulaştırırken artık biyo-iktidarmı ve bütünlüğünü sağlamlaştırıcı ilişkileri kullanarak, "kutsal" ve haklı bir sa­vaşa kendini endekslemektedir. Peki savaşın kendisi mutlaklaşma zemininde 'haklılık' aidiyetinin meşru savunması mıdır? Evet olarak cevaplayacağımız bu soru soğuk savaşın edilgenliğinden kaygı verici 21.yy modernizm pratiğine ka­yışta uyumlu bir 'misyon' gibi duruyor. Çünkü kapitalizm ve modernizm geçişli hallerini haklılık ve aidiyet meselesi üzerinden uyumlu bir sentez olarak meşrulaştırmıştır. Yani bir ABD krizi ve onun çökmüş finansını göz önüne alırsak, içindeki derin devlet sayesinde böyle bir savaş komplosuy-la çöken finansm nasıl da aşılabilir olduğunu görürüz. Sava­şın haklılığı tam da burada meşru bir zemin bulup, egemen ideoloji tarafından kutsallaştırılmış ruhani bir havaya bürün-dürülmektedir. Kapitalizmin söylemini örgütler hale getir­mesi ve kolonyal ciddiyetini etkin kılması, onu, bugün itiba­riyle, totaliterizmin tasavvuru durumuna getirmiştir. Bazen 'müthiş' eşitlikçi olan kapitalizm kendine yöneltilen her işarete dair olarak bu demokratik edasından sıyrılabilmekte-dir. Çünkü kapitalizmin uluslararası yapılanması ve ekono­mik bağımlılığı iyi kullanarak ağlaşması, onu yeni-sömürge-ciliğin tek iktidarı haline getirmiştir. IMF'e ve Dünya Ban-kası'na bağlı coğrafyalar yaratan kapitalizm böylelikle sö­mürgeciliğin sınırlarım eşitsiz bir dağılımla korkunç boyutla­ra ulaştırmıştır. Amerikan Rüyasının ve kapitalist arzunun bu çılgın istemleri, uygarlığın merkezini 'Batı' olarak belirleyerek, biz'iyiler ,uygarlar' siz'kötüler,dışardakiler' tavrında oluşan bir siyasal dayatma durumuyla, günümüz toplumsa­lın altında barınan bütün farklılaşma zeminlerini de 'şerrin' içine sokmaktadır. Haliyle diğer olma riskini taşıyan herkes denetim iktidarının üretim nesnesi haline gelmekte veyahut sefilliğin araçsal işlevi durumuna sokulmaktadır. Üçüncü dünyalıların, afganlarm, müslümanlann, açların, işsizlerin, gaylerin, kültlerin, hastaların, delilerin, akılsızların, asyahla-nn, araplann, gettolann bütün çabalan bu iktidarın sürekli gözetimi altında kodlanmakta ve kontrol altına alınmaktadır. Bu arzulaştırılmış simgeler ve libidinal güçlülük kuşkusuz iktidar aygıtlarının gerçek siyasal biçimleridir de. Ve savaş böyle bir libidinal aidiypt üzerinden gelişmektedir. Haliyle savaş ve şiddet şehirlerde de kapatılmanın alanlarından (get­tolardan) çıkıp merkezin kendisine yönelmiş durumdadır.
Savaşın kendisi zafer sarhoşluğunda ilerlerken 'intikam' nesnesi bugüne ait olmayan geçmiş olguları da barındırıyor gibi. Bunun için Müslüman 'doğu' , Hıristiyan 'batı' iki­lemleri modernliğin paradigmasını güçlü nosyonlara yükle­mektedir. Öyle ki uygarlık, hallerini 'ötekine' göre değil kendine göre belirler duruma gelmiştir. Yani savaş, emper-yal hakkın koordinesi olurken bütün polislik gücünü, dene­timini organize edecek 'düşmanlar' belirler duruma getir­miştir. Bu terminolojinin kendisi tamda Foucault'nun belirt­tiği disiplin toplumundan (panopticon), denetim toplumuna (bio-politika) geçişi görünür kılmaktadır.

Özellikle 20.yy' m ortalarından itibaren gelişen ve bu olguları belirleyici kılan toplumsal hareketler kentsel formu değiştirdiği gibi "risk" ve "güven" kavramını gündelik haya­tın içine sokarak yeni formel biçimler ortaya çıkarmıştır. Sa­nat ve sanatçı kavramları da bundan etkilenmiştir diyebili­riz. Bütün bu siyasal süreçlerin niteliği bugün gelişen ye­ni örgütlenme biçimleri ve grupçuklar bize yeni analiz bi­çimleri sunmaktadır.Bu da görülebileceği gibi dağınık ve parçalanmış bir toplumsal olguları ve onun farklı gözlem analizlerini mümkün kılmaktadır. Küçük grupların, tekil ha­yatların, otonom örgütlenmelerin, minör oluşumların önem kazandığı böyle bir dönemde; edebiyatta, sanatta, kentte ve politik olaylarda yeni okuma biçimlerinin ortaya çıkması yeni süreç pratikleri olarak görünmektedir. Sanat ve edebi­yatın kendisi de toplumun içinde duran ama ona yabancı ol­mayan, elit bir performansı barındırmayan, tekil ve bir o ka­dar da marjinal duran hayatlara yönelmiştir. Dışarıda kalan­ların bir tavrı olarak görebileceğimiz bu durum kendi hal da­hilinde gelişen sokak kültürünü, kirlilik ve azınlık kültürle­rini kentlerin içinde sergileyerek, 'yüksek ve kaymak sanat­lar' açısından her an 'tehlike' olabilecek performanslar ba­rındırmaktadır. Mesela bir 'fanzin' kültürü böyle bir yeraltı tavrım siyasallaştıran bir olgudur. Aynı zamanda kentin hare­keti içinde ilerleyen gettolar da bugün kendi merkezi zemin­lerinde bu hayduti tehlikeyi barındıran en önemli risk pratik­leridir diyebiliriz. Riskin kendisi artık aşağıdan gelen tehli­keyle değil tam da merkezin içinde merkez kadar uzak olan kamusal fiili noktalardan gelmektedir. Yeni sosyallikler di­yebileceğimiz bu durumlar küçük gerçekliklere ulaşmaya imkan da sunmaktadır. Minör pratiğinin, edebiyatının, sana­tının; kapitalizm, kent, politika, azınlık figürleri dahilinde gelişen bu biçimleri küresel olan içinde çoğuldan tekile döngüsel bir okuma içermektedir. Aynı şekilde azlık ve azın­lık meselesini duyumsanacak bir kavram olarak belirtirken bir kavramdan çok nasıl mikro-politika ve pratiği olduğunu da görmek gerekir.En ufak alanların, mahrem yerlerin .dahi politik olduğu bir küresel ekranda (veyahut transmodern çağda) parçalanmış toplumsal yapıyı gözlemlemek sanat ve sosyoloji dahilinde daha çözümleyici ve belirttiğim gibi il­ginç de gelebilmektedir. Yukarda açımlamaya çalıştığım ol­gular ve vakalar karmaşık bir kürelselleşme gibi duran bu politik noktalar,özellikle 1968 hareketinden sonra gelişen yeni biçimlerle, edebiyatta.güridelik hayatta, plastik sanat­larda, ve toplumbilimde kendini marjinalleştirerek göster­di.

Bu bağlamda denetime uğramış ve disiplin altına alınmış bedenin ontolojik kopuşu da söz konusuydu. Kutsanmış be­denden lanetli azınlık haline geçiş öteki,göçer, sığınmacı gi­bi olanın dilinin düşten çıkıp ihanete yönelmesiyle başladı. Bu tür bir kopuşun kendisi edebiyatta yalnızlaşmayı, ikti­dardan da uzaklaşmayı sağladığı gibi kendi alanlarım oluş­turan küçük dağınık grupçuklann da ortaya çıkışını olumla-mıştır. İşte, grupçuklann ve farklı sanat yapırhlannın hedefi kişiyi çürüten toplumsal denetime yeni bir noktadan eleştiri göndermekti. Bundan kaynaklı metodolojik oluşum eleştiri­yi verirken eleştirinin iktidarından kaçışı da gösteriyordu. Bugün Türkiye'nin de içinde bulunduğu küresel pratikler, gettoların ve şebekelerin yani kentin üçüncü dünyalılarının, garantisizlerin kendi edebiyat ve sanat durumlarım ortaya çı­karmalarını sağlamıştır. Gündelik hayatın tam içinde oluşan bu durum, uyum sağlayıp sağlamama arasındaki kapitalist formasyona alternatif bir strateji sunmaktadır. Bir şekliyle savaşın kendisi tam da bu formasyondan kaynaklı bulanık bir zemin üzerinde hayat bulmaktadır diyebiliriz. Bu neden­le yabancılaşan bir toplum ve yabancılaşan kimlik bunalım­ları, parçalanmış bütün hayatları yeniden ortaya çıkarmakta­dır. Minörlüğün bu durumlannı Türkiye üzerinden bir oku­maya soktuğumuzda karşımıza edebiyatta ve sanatta beliren biçimler ortaya çıktığı gibi politik olaylarda da bunu görebil­mekteyiz. Edebiyatın kendisinde Sait Faik (Lüzumsuz Adam), Yusuf Atılgan (Aylak Adam), Oğuz Atay (Tutuna-mayanlar) ve benzerlerinde şekillerini bulan bu farklı oluş­lar, tavırlar ve yeni ahlaki duruşlar; bugün için siyasal coğ­rafyanın azınlık etnisitesinde de , kendi üzerinden kültürel egemenliğe farklı bir söylem oluşturan Kürtlerin, dillerini ve edebiyatını yeniden bir icada sokmalarıyla belirginleş­miştir diyebiliriz. Hem Kürtçe yazıp onun söylemsel eriği­ni kullanan hem de Türkçe yazıp araçsal diasporaya dalan Kürtler böylelikle bir durumda minörlüğü yaşamaktadırlar. Kaybolmuş bir dilin coğrafyasından seslenmek ve dili yeni­den icada sokup, buradan eserler çıkarmak, bugün için, ulus-devletleşmekten daha politik durmaktadır.

Bu Kafkaesk havayla birlikte boyutsuz ve şekilsiz boy veren yeni gruplar, diller kendi alanlarını bulurken ya da oluştururken, sanat ve edebiyat ta bunların içinde ilginç bir yönelime dalmıştır. Onun için artık 'aydınlar' da o elit söy­lemsel çürümeden kendilerini kurtarmak zorunluluğunda kalmışlardır. Çünkü entelektüelin hızla aşağıya kaydığı bu alan sipesifik oluşumlan gündelik hayatın yönelimine sok­muştur diyebiliriz. Göçebeler tam da burada, o diasporanın bütün alanlarına endişe veren kenti 'tehlikeye' sokan siya­sal zeminler kurmuşlardır. Kapitalizmin kitle kültürüne ve popüler kültürüne gündelik hayatın içinden bu tarzlarda ge­lişen bir şizofrenik eleştiri yönelirken; tüketim ilişkilerinin ve onun üretim, çalışma, birikim ahlakının (Potlatch)  kişi­yi nasıl etkilediğini de bu metodoloji (sosyallikler analizi) bize   göstermektedir. Sonuç itibariyle geldiğimiz noktadaşunu söyleyebiliriz ki savaşın, sefaletin, ekonomik hego-manyanm, siyasanın bu haklı vaka misyonunu oluşturan yi­ne böyle bir birikim, tüketim ve sürekli üretim çılgınlığı sü­recidir. Ondan dolayı bu durumsallıklar ister istemez bir top­lumsal politizasyonu da beraberinde getirmektedir. Televiz­yonun simülasyonundan, sembolik tüketimin arzlarına kadar sarmallaşan, toplumsalı içerden ve dışardan kuşatan bütün ticarileşmiş ilişkilerin alternatif oluşumları gibi duran yeni okuma biçimleri kendisini modern krizin ortasında şekilsiz-lendirmektedir diyebiliriz. Yabancılaşan özneden yabancıla­şan dünyaya gelişteki bu insan etkinliklerinin hepsi; krizi, savaşı, toplumsal çözülmeyi ve onun alternatif oluşumlarını beraberinde getirmektedir. Bundan ki, toplumsalı yeni bir şekilde okurken küreselin içinde belki, bir tavır ve bir im­kan olarak minörlük ya da minör politika farklı bir siyasal okuma ve yönelme biçimi sunmaktadır.

 

Akay, A., Minör Politika, Bağlam, İstanbul, kasım 2000 Akay , A. , Sanatın ve Sosyolojinin Ruh Hali, Bağlam, Kasım 2001 Akay , A. , Michel Foucault-lktidar Ve Direnme Odakları,Bağlam, Ekim 1995
Akay , A. , Armağan, Bağlam, Kasım 1999 Akay, A. , Konumlar, Bağlam, Nisan 1991 'Dışarda Kalanlar/Bırakılanlar' Yayına hazırlayan: Nabi Avcı,Deniz Derman,Süheyla Kırca, Arus Yumul,Bağlam,İstanbul,Kasım 2001
Beck, U. .Siyasallığın İcadı, çev. Nihat Ülner, İletişim, İstanbul 1999 Baker, U. .Aşındırma Denemeleri, Birikim, İstanbul 2000 Deleuze, G. & Parnet, C. .Diyaloglar, çev. Ali Akay, Bağlam, Hazi­ran 1990
Deleuze,   G. & Guattarı, F. , Kapitalizm ve Şizofreni 1-2, Çev. Ali Akay, Bağlam, Temmuz 1990-Nisan 1993
Foucault, M. .Entelektüelin Siyasi İşlevi , çev. Işık Ergüden,Osman Akınhay,Ferda Keskin, Ayrıntı, 2000
Foucault, M., Büyük Kapatılma, çev. Işık Ergüden ve Ferda Keskin, Ayrıntı, 2000
Foucault, M., Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İm­ge, Kasım 2000
Foucault, M., Deliliğin Tarihi,çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge, 1995 Hardt, M. & Negri, A. .İmparatorluk, çev.Abdullah Yılmaz, Ayrın-tı.lkinci Basım 2001
Merquior, J.G., Foucault, çev. Nurettin Elhüseyni, Afa, Aralık 1986 Varlık Dergisi; Postyapısalcı Anarşizme Doğru- Nisan 2000, Krizin Gör Dediği- Mayıs 2001, Yeni Dünya İmparatorluğu- Eylül 2001, Yeni Dünya Düzeni Yeni Savaş Biçimleri- Ekim 2001, Karnavallaşan Direniş­lerden Yeni Barış Hareketlerine- Kasım 2001, Farklılıklar Birlikte Siyasi-leşirken-Aralık 2001 Sayıları
Toplumbilim, Yeni Söylemler/İstanbul Bienali Dosyası, Sayı 8, Hazi­ran 1998

 

 

 

 

asosyoloji@gmail.com