MELTEM SANLAV
İstanbul Ümraniye Atakent Mahallesindeki bir sokak içinde “satılık süper lüks” dairelerden oluşan bir site henüz boş. Süper lüks dairelerin gelecekteki sahiplerinin hemen karşı komşuları, caminin misafirhanesinin “misafirleri” yedi senedir Türkiye’de bulunan 130 Çeçen mülteci.
Caminin on dört odalık misafirhanesi “Ümraniye Çeçen Mülteciler Kampı” olarak anılıyor. Mülteciler, altı yılı doldurmuşlar yedinci seneleri başlıyor. Kampın sorumlusu Vashiyte Buçaev’in kendi mültecilik hikayesi de diğerleri gibi yedi sene önce Çeçenistan’daki savaştan kaçarken başladı. 1991’de Sovyetlerin çöküşüyle birlikte bağımsızlığını ilan eden Çeçenistan’ın bağımsızlığa yönelik bu adımı Rus hükümetiyle gerilimli bir ilişkinin başlamasına neden oldu. 1994’te Rus ordusunun saldırısıyla başlayan Birinci Rus-Çeçen Savaşı, 1996’da sona erirken; 1999’da başlayan İkinci Rus-Çeçen savaşı halen devam etmektedir.
1999’da İkinci Savaş’ın başlamasıyla can güvenliği kalmayan ve asgari yaşam koşulları tükenen binlerce Çeçen için tek yol kalıyordu: gitmek! Ümraniye Mülteci Kampı’nın sorumlusu Buçaev’in aktardığına göre, Gürcistan sınırına kadar yoğun bombardıman altında çoluk çocuk yürüyerek yol almışlar. Bu yolculuktan sağ kurtulabilenler önce Gürcistan’a geçmiş, ardından da Türkiye’ye gelebilmişler. Geliş serüvenlerinde, o dönemin iddialı siyasi söylemleriyle dikkat geçen Liberal Demokrat Parti genel başkanı Besim Tibuk adını görebiliyoruz. Hemen belirtelim, her fırsatta “Çeçen mültecilere 1 milyon dolar yardım yaptım” diyen Tibuk’un siyasetten çekilmeye karar vermesiyle, mültecilere yaptığı “insanî” yardımın kesilmesi aynı dönemi buluyor. Sahte pasaport veya turist vizesiyle yapılan girişlerle birlikte gelen yaklaşık 1000 Çeçen’in mültecilik deneyimi böylelikle başlıyor.
İstanbul’daki yaklaşık 1000 Çeçen mülteciler yardımları kiralarla ödenen az sayıdaki ev dışında temel olarak Fenerbahçe, Beykoz ve Ümraniye’deki kamplarda yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar.
Ümraniye’deki mekâna da diğerleri gibi “kamp” demek pek mümkün değil aslında. Burası, bir caminin alt katında, karanlık ve rutubetli bir koridor boyunca karşılıklı uzanan on dört odadan oluşuyor. Mutfak, banyo ve tuvaleti ortak kullanmak zorundalar. Odalar yalnızca bir yatak ve bir masanın sığabileceği büyüklükte. Bu küçücük alanda, dörtte biri çocuk 130 kişi yaşıyor, yaşamaya çalışıyor. Çalışamıyorlar, okula gidemiyorlar Yasal statü bulunmadığından, ikametgâh izinleri ve geçerli kimlik belgeleri yok. . Kamp sakinleri için en acil çözülmesi gereken sorun “statü” :
“burada çok zor şartlar altında yaşamak zorundayız. Kimlik belgelerimiz olmadığından çocuklarımız okula gidemiyor, biz çalışamıyoruz. Tek isteğimiz mülteci statüsü alabilmek” diyor Buçaev, mültecilik statüsü edinmeyi diğer bütün sorunları çözebilecek sihirli bir anahtar gibi telaffuz ederek… Çeçen mültecilerin, fiili durumu mültecilik olsa da 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesindeki “Avrupa’da meydana gelen olaylar” ibaresi, kendilerine Türkiye tarafından mülteci statüsü verilmesini engelliyor. Buna göre
“Mülteci: Avrupa’da meydana gelen olaylar sebebiyle ırkı, dini, milliyeti, belirli bir toplumsal gruba üyeliği veya siyasi düşünceleri nedeniyle takibata uğrayacağından haklı olarak korktuğu için vatandaşı olduğu ülke dışında bulunan ve vatandaşı olduğu ülkenin himayesinden istifade edemeyen veya korkudan dolayı istifade etmek istemeyen ya da uyruğu yoksa ve önceden ikamet ettiği ülke dışında bulunuyorsa oraya dönmeyen veya korkusundan dolayı dönmek istemeyen yabancıyı” tarif eder.
Kamp sakini, yasal statüsü olmayan mülteciler için yaşam Türkiye’nin 1 Nisan 1949’da imzaladığı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin elinin değmediği bir rotada ilerliyor. Mülteci çocuklar, 26. madde de belirtilen “öğrenim hakkı”na sahip değiller. Kampta bulunan yaklaşık otuz çocuktan hiç biri okula gitmiyor. Okul yönetimleri, kimlikleri olmadığı için çocukları okula kayıt etmezken, misafir öğrenci olarak kabul etmekten de kaçınıyorlar. Misafir öğrenci olarak okula gidebilen çocuklara da yılsonunda karne verilmiyor. Geçen sene misafir öğrenci olarak iki dönem okula gidebilmiş bir mülteci çocuk “Herkese karne verdiler. Bir tek benim yoktu. Çok ağladım, artık gitmek istemiyorum” diyor. Yine İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 6. madde ve 7. madde de belirtilen “Herkes her nerede olursa olsun hukuk kişiliğinin tanınması hakkını haizdir” ve “Kanun önünde herkes eşittir ve farksız olarak kanunun eşit korumasından istifade hakkını haizdir.” hükümleri de Ümraniye’deki kamp sakinlerini kapsamıyor. Mülteciler, devletin tanıdığı bir hukuk kişiliklerine sahip olmamalarından ötürü en acil giderilmesi gereken isteklerini “statü” olarak belirtiyorlar. Bir mülteci “Statün yoksa hiç bir şeysin. Çalışamazsın, kimse sana iş vermek istemez. Para kazanmadan nasıl yaşayacaksın? Çocuğun hasta olur, ona bakamazsın. Çikolata ister alamazsın. Zorlukla geçici bir iş bulursan da ucuza çalışırsın. Seni kollayacak, hakkını arayacak hiç kimsen yoktur.” diyordu.
2
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini Çeçen mülteciler üzerinden okuyup örnekleri çoğaltmak mümkün. Beyanname, ironik bir manevrayla bir takım insanların “insan” olmadıklarına karar verip onları çemberin dışına itmiyorsa eğer, meselenin “insan” olmakla pek de alakalı olmadığını söyleyebiliriz. Bu noktada mültecilik deneyimi ve insan hakları arasındaki kısa devreyi Arendt’le birlikte okumak anlamlı olacaktır. Arendt’e göre “İnsan Hakları hiçbir zaman yasa haline gelmemiştir ancak, normal yasal kurumların yeterli olmadığı tekil durumlarda bir başvuru mercii olarak muğlak bir varlık kazanmıştır”. İnsan hakları bir garantör olarak düşünüldüğünde muğlâktır. Öte yandan bütün siyasi yönetimlerden bağımsız olduğu iddia edilen niteliği yüzünden “devredilemez” olarak tanımlanmıştır. Çeçen mülteciler örneğinde de olduğu gibi “insanlar siyasi yönetimlerinden yoksun kaldıklarında onları koruma altına alacak hiçbir kurumun kalmadığını” görürüz (s.296). O halde, insan hakları siyasi bir yönetime yurttaşlık bağıyla bağlanmış “insan”ların haklarıdır. Vatandaş olamadığı için kimlik belgesiz yaşayan mülteciler için okula gitmek, çalışmak, yaşamı yeniden üretmek, evlenmek, diğer insanlarla eşit olduğunu, özgür olduğunu iddia etmek diğer bütün insan hakları gibi insan olmanın değil, yurttaş olmanın getirileridir. Tam da bu noktada “Anayurtlarından ayrıldıklarında artık yurtsuzdular; devletlerini bıraktıklarında artık devletsizdiler; insan haklarından yoksun bırakıldıklarında artık haksızdılar, yeryüzünün posasıydılar”der Arendt.
Yeryüzünün posası olarak mülteciler için eşitlik ilkesinin geçerli olmadığını her zaman söyleyemeyiz. Arendt örneğin, küçük bir hırsızlık, kişinin yasal durumunu en azından geçici olarak iyileştiriyorsa, o insanın insan haklarından yoksun bırakılmış olduğuna emin olunabileceğini söyler: “dün, sırf bu dünyadaki varlığından ötürü cezaevinde olan, ne türden olursa olsun hiçbir hakkı bulunmayan ve sınır dışı edilme tehlikesiyle yaşayan adam, küçücük bir hırsızlık sayesinde tam teşekküllü bir yurttaşa dönüşebilir. Meteliksiz bile olsa, avukat tutabilir, gardiyanlardan şikâyetçi olabilir; bu kez saygıyla dinlenecektir. Artık yeryüzünün posası değildir”.
3
Tam da yurttaşlık-insan hakları paradoksuna geldiğimiz bu noktada Çeçen mültecilerin deneyimlerini Agamben’le birlikte düşünmemiz anlamlı olacaktır. 1789 tarihli İnsan Hakları Bildirgesinin ilk maddesi “insanlar özgür ve haklar itibariyle eşit olarak doğar ve yaşarlar” demektedir. Birinci maddenin işaret ettiği doğumla kazanılan hak ve özgürlükler, ikinci madde de ulus devletin koruma alanına itilir. İkinci madde şöyle der “insanların doğal ve iptal edilemez hakları siyasal toplulukların gözetimindedir”. Üçüncü maddedeyse, “egemenlik ilkesinin ulus”a ait olduğu ibaresi vardır. Bunları üst üste koyarsak, ulusun temelinin doğum olduğunu görürüz. İnsanın, sırf insan olarak doğmakla edindiği hakların korunması siyasal topluluklara yani ulus-devlete aittir. Bu haliyle ulus-devlet, doğuştan gelen hakların korunması üzerinden doğumu siyasete dâhil eder. Ulus temeli doğum olmasıyla birlikte düşünüldüğündeyse, “insan” haklarının aslında “vatandaş”ın haklarıdır. Şu haliyle “mülteciler, insan ile yurttaş, doğum ile ulus arasındaki sürekliliği kopararak, modern egemenliğin kurgusunu krize sokarlar”
Çeçen mültecilerin, yasanın her türlü korumasının erişemediği bir alana itildiklerinden, yurttaşlık çemberinin dışına hapsedildiklerinden bahsettik: Okula gidemiyorlar, evlenemiyorlar, sağlık hizmetlerinden faydalanamıyorlar, düşük ücretli günlük işlerde çalışmak dışında maddi yaşamlarını üretemiyorlar... Aynı parkta oynayan çocuklardan birinin yaşamını yurttaş olarak kollanır, mülteci çocuğun yaşamıysa Agamben’in deyimiyle “çıplak hayat”tır. Agamben vatandaşlık haklarını kaybetmiş mültecinin yaşamı için “zoè” kavramını kullanır. Zoè yani çıplak hayat, Antik Yunan’da “hayat” kelimesinin taşıdığı iki anlamından biridir, biyolojik gönderme yapar. Bir diğeri “bios”tur. Bios, birey ya da grubun özelliğini taşıyan yaşama tarzını ifade eder. Modern dünyayı ayırt eden özellik, Agamben’e göre çıplak hayatın siyasal alanla örtüşmeye başlamasıdır. Modern iktidar, siyasallaştırılan çıplak hayatı bir “istisna” olarak sisteme yeniden dâhil eder.
Ümraniye’deki Çeçen mültecilerin yaşadığı kamp, hukuk düzeninin geçici bir süre askıya alınması istisnasının, kural haline geldiği bir alandır. Yasanın askıya alınması, kaostan farklıdır; çünkü yasanın askıya alınması kaynağını yine yasanın kendisinde bulur. Hukuk, olağanüstü halde halen geçerlidir ama uygulanmaz ve uygulanmaması hala geçerli ama uygulanmayan bir yasal düzen içinde meşrudur. İktidar, olağanüstü hal ilanı sırasında kurulur çünkü bunu ilan edebilen, yasanın içinde olduğu halde, yasanın sınırlama ve sorumluluklarından muaf olacaktır. Olağanüstü hal bu haliyle, ilan eden kişi için bir öldürme izni gibidir. Egemen, siyasal yaşamlarından sıyrılmış çıplak hayatlar üretebilen ve onları “cinayet işlemiş” muamelesi görmeden öldürebilen kişidir.
Cinayet işlemiş olmaktan sorumlu tutulmadan öldürülebilen kişi, “kutsal insan/homo sacer”dir. Kutsal insan, eski Roma Hukuku’nda kurban edilmesine izin verilmeyen ama öldürülmesi de cinayet sayılmayan kişiyi tanımlar. “Egemenlik alanı, cinayet işlemeksizin ve kurban edilmeksizin adam öldürmenin meşru olduğu alandır” der Agamben, kutsal insan da bu alana zaptedilir . Egemenliğin devamı, bu istisnanın yaratılabilmesinde yatar.
4
Çeçen mülteciler de, İstanbul içinde yaşarken görünmez kılındıkları mülteci kamplarında; “içeri ile dışarı, istisna ile kural, yasal ile yasal-olmayan arasındaki bu belirsizlik mıntıka”larında, siyasal kimliklerinden sıyrılmış, çıplak hayata indirgenmiş ve ölüme terk edilmesi cinayet sayılmayan kutsal insan olarak, istisna halinde sisteme yeniden dahil edilmişlerdir.
Son olarak, mültecilerin deneyimlerine karşı merhametle yöneldiğimiz; koşullarının iyileştirilmesine kilitlendiğimiz; ya da maruz bırakıldıkları kötü muamelelere odaklandığımız sürece mülteciliği oluşturan paradigmayı anlamaktan kopacağımızı düşünüyorum. Mültecilerin yaşamının zorluğunu doğuran, işlemeye devam edebilmesi için, mülteciler gibi “istisna” biçimlerini sisteme dahil etmek zorunda olan modern iktidardır.