Soykırım nedir ve nerededir?

                                                     
“Bir zamanlar bir ülke vardı ve adı Belgrad’tı…”
 "Kardeş kardeşi vurmayıncaya dek, hiç bir savaş, savaş değildir"

 

1
Girizgâh niyetine;  Emir Kusturica’nın UNDERGROUND filminin açılış ve kapanış replikleriyle bir tür aşırı yoruma kaçıyor olmayı göze almaktayım. Paramparça olmanın ne demek olduğuna dair sorularını esirgemeden sorarken, cevaplarını altı ulus devletin bir araya gelerek oluşturduğu bir konfederasyonun sınırlarında tutmadan, yeraltından köstebek yollarıyla birbirine bağlanan bütün Avrupa’nın kanla beslenen bir deneyimi olarak, içerisinin ve dışarısının sınır çizgilerindeki geçirgenliklerinde ötesine taşıyan: “kapsanamayan bir geçmişi, dışarıda, yeraltında tutarak kapsayabilir olmanın’ izleğinde bütün bir Avrupa için bir hayat atılımı ve bu ölçekte bir siyasallaşma olduğunu, bizatihi Balkanesk bir heteroglossia ile sinema fikirleştirirken, en trajik olan ‘yüzleşme’ probleminin, bir tür  sürreal olarak en görünür kılındığı sekanslarında  ‘sine-özne’lerin yüz yüze gelişlerinde…

-“Komutan Petro Popora, çentikler çetnikleri Hırvatlar, Hırvatları vuruyor, burada kim kimin kumandanı?”
-“Herkes kendinin...”
-“Ama Komutan…”
-“Sende kendinin komutanı ol; seni faşist orospu çocuğu…”

…topografik sınır çizgileriyle eskizlenemeyecek bir öfkenin ardılını bize sunarak; ‘paramparça olan topraklarıyla’ yegâne bir uluslar devletinin ‘nomos’laşmasına tanıklık ettirir; öyle ki, en bütünleşik halindeyken bile nomosunu kendi içinde örgütlemesine, yeraltına indirip sakladığı nomosu üzerinden, neredeyse bir yarım asır müreffehleşebilmesinin çözülüşünün anlatısını örgütlemekte ve ulus devlet sonrası modernliğin iki önemli biyosiyasal paradigması ‘kamp’ ve ‘soykırım’ kavramlarını sinemasallaştırmayı kotarışında; bir nevi modern demokrasinin ‘çıplak hayat’ ilişkiselliğinde soykırımın ne olduğu ve nerede olduğuna dair, vahşetin kurgulanabilir boyutlarının eşraflıca resmedilişi, tıpkı modern demokrasinin insanların mutluluklarını, bağımlılıklarının ve boyun eğmelerinin sergilendiği mekânda tasarımlanması ve olanaklı olması bağlamında parçalanmaları içkinleştirerek yok etmeye çalışmaktaysa, ‘yeraltı’ en başından beri bir tür sinema fikir olarak parçalanma içermektedir;
‘nomos’un onarılmaz biçimde parçalanması… 

1941 yılında, komünist Partisi üyelerinden Marco Dren, Alman uçaklarının bombardımanında evlerini kaybeden bir grup insanla birlikte en yakın arkadaşı olan Petro Popora’yı , savaşan çentiklere silah üretmeye çalışan bir yer altı sığınağına indirir ve savaş sırasında bir yeraltı örgütünde silah üretimi yapmak için yerleştirir. Savaşın bitiminde herkesin dışarıya çıkabileceğini söylemiştir lakin her şey bir yalandan ibarettir. Dışarıda savaş bitene kadar çentikler için silah üreten insanlar, savaşın son bulması ve Yugoslavya konfederasyonun kurulmasıyla birlikte Kominist parti içerisinde yükselmeye, Tito’nun sağ kolu olmaya kadar yükselen Marco’yu silah tüccarlığında önemli derecede zenginleştirmekte ve savaşın hala sürdüğüne inandırılmış olarak sabırla dışarı çıkacakları güne azmetmektedirler. Yeraltı kenti, kendi kendini yok edip, aşağıdakiler dışarıya birbirilerinden habersiz-bağımsız olarak dağıldıklarında gördükleri gerçek hayat onları acımasızca karşılayacaktır. Görünürde belirgin biçimde soykırım veya toplama kampı izleklerini barındırmaz içerisine film, haddi zatında Soykırım ve toplama kampı konulu sinema tarihinden sayısız film sayılabilir, başlıcaları;  ‘Kadersizlik (Lájos Koltai), Schindler’in Listesi (Steven Spielberg), Leyleğin Geciken Adımı (Theo Angelopoulos), Ararat(Atom Egoyan) Tarlakuşlarının Evi(Paolo Taviani) vb…
Gelgelelim Underground’un bu izleklerle değerlendirilmesi pek tercih edilmemiş bir film olarak ‘nomos’un yaşamak, ölmek ve siyasallaşmak üzerine Agambenci bir okuması ve, Foucault’cu kendilik üretimleriyle Z.Baumann’ın soykırımın ve modernite üzerine çalışmalarından elde ettiği sonuçlar paralelinde;‘yer altı’ imgeleminin ‘dışarısı’ ile birlikte düşünülmesinde ve dönüşen yaşlı kıtaya bağlanmasında ki çözümlenmesinin olanağını açmaktadır. Buna rağmen filmin başlıca bir nomos olduğunu da iddia etmek de aşırı yorum olacaktır, bunu da belirtmeli.

2
Her şeyden evvel toplama kampının neresi olduğu kadar nasıl bir yer olduğu sorusunu sormak gerekir ki, istisnai durum olarak tarif edilen ‘dışarıda tutuma’ pozisyonunun normalleşmesinden söz emek gereklidir! Kampın bir anlamda istisna durumunun kurala dönüşmeye başladığı zaman açılan mekân olduğunu söyler Agamben.  Temas edilebilir ve tanımlanabilir bir tehlike durumunun gerekçe gösterilmesiyle hukuksal yönetimin geçiçi olarak askıya alınmasıdır istisnai durum;‘dışarıda tutulma’ ki toplama kamplarında bunun bir tür yer düzenlemesi şeklini alması, amma velâkin bu haliyle bile normal olarak kabul edilen düzenin dışarısında tutuluyor olması göze çarpar. Bu bakımdan Agamben; bir istisna mekânı olan kampın paradoksal statüsüne dikkat çekerek; kampın normal hukuksal düzenin dışarısına yerleştirilen bir toprak parçası olarak ‘dışarı’ göstereneninin ikircikli yapısını sorgularken; kampa alınarak dışarıda tutulanın tam da dışlanmak suretiyle esasında içlendiğinin farkına varır.  Öncelikle hukuksal düzenin içerisine çekilen şey; tam da istisna durumunun kendisidir. İstisnai durum iradi olduğu sürece kural ile istisnanın sarmalanmak demeyi tercih edeceğim şekliyle birbirinden ayrılamaz hale gelişi; yepyeni bir hukuksal siyasal değerler dizisi oluşturmalarıdır. Kamp’ da bu bağlamda istisnai durumun, egemen iktidarın temelini oluşturması özgüllüğünde kuralların işlev kazandığı, yürütüldüğü yer haline gelir.  Bu nokta da kendi iktidarını tanımlanabilir kılan; yasaklayabilir olmanın içsel yapısını dışarı vurmak suretiyle, istisna üzerindeki hükümranlığının sonucu olarak oluşa gelen durumun sonuçlarının bilfiil üreticisi konumundadır. En önemlisi ise tamamen birbirinden ayrılma hale gelmektir; olup biten hiçbir şeyin yasalara uygunluğu tartışılmazken, kampın hukuksal veya olgusal gibi bir  ayrıma gidilemeyecek bir yaşantı alanı tasarımından bahsetmekteyiz herhangi bir toplama kampından söz ederken. Bir bakıma kamplarda hemen her şeyin mümkün olmasını da sorgulayabiliriz ki; hukukun askıya alınıp işlevsizleştirilmesinin bir olanağı olarak değil, hukuk ile uygulamanın iç içe geçmesi, ne uygulanabiliyorsa ve olanağı neyse hukuk’un da ondan bağımsız düşünülemeyeceği gerçekliğini üretmiş olan bir istisna mekânından söz etmekteyiz. Agamben’in söylediği bu hususta, kampların istisnai hukuksal-siyasal yapılarına dair bir analizden mahrum olarak kamp trajedilerine eğilecek olmanın, yaşanmış deneyimlerin anlamsızlaşması sonucunu doğuracak, alımlanamayacak oluşlarıdır; öyle ki kampa giren herkes, dışarı ile içeri, istisna ile kural, yasal ile yasal olmayan arasındaki bir tür belirsizlik alanındadır;  özneleşeme, öznelleşme ve tüm hukuksal korunma ilişkileri anlamsızlaşırlar.  Kampın tarihte tasarımlanmış ve tecrübe edilmiş en mutlak biyosiyasal mekânda olduğunu söyler Agamben; kamptaki insanlar her türlü siyasal yetkeliklerini kaybettiklerinde tamamıyla ‘çıplak hayata indirgenmekte olduklarını dillendirir. Artık iktidarın karşısında sadece saf hayat vardır; ve ikisinin arasında hiçbir aracı yoktur.  Elbette ki kamplarda işlenen vahşet göze alındığında, iktidar dağıtımının sonuna dek sorgulanmasını önemser Agamben ki, hukuksal düzenin ve iktidar polarizasyonunun ölçeğinde çok önemli bir özellik görünür kılınır; kamp sakinlerinin dönüştürüldüğü çıplak hayat, hukukun teyit etmek ya da tanımaktan başka bir şey yapamayacağı siyaset dışı kabul edilebilir bir olgusal hakikat olmanın ötesinde, çıplak hayat olarak, sürekli bir biçimde hukukun gerçeğe, gerçeğinde hukuka dönüşmesidir.  Hali hazırda siyasal zeminin dönüşümünde bağımlı öznenin de dönüşümü söz konusu olacaktır ki;  yeni bir tür biyosiyasal bedendir; belirsizlik alanında işlev kazanan egemen siyasal mekanizmaların mekânında doğar. Bu bağlamda biz kampın doğuşuna; kesin bir biçimde modernliğin siyasal alanının kendisine işaret eden bir olay olarak ortaya çıkışı diyebiliriz. Agamben’in yorumu; kampların kesin bir yerleştirme ile kesin bir düzen arasındaki işlevsel bağ üzerine bina edilen ve hayatın kaydı için ise otomatik kurallara dayanan modern ulus devletin siyasal sisteminin daimi bir krize girdiği ve devletin de ulusun biyolojik hayatının gözetiminin asli görevlerinden birisi olarak üstlendiği bir zamana tekabül etmesidir. Kanımca kriz ve üstlenme hususları bu nokta da çok önemli. Kampların, vatandaş olabilmenin olanaklarının yeniden tanzim edilmesiyle,  ‘çıplak hayat’ın ne olduğunun ve daha önemlisi ne olmadığının şekillenmesinin mümkün olabildiği ve ulus devlet konsepsiyonunun çıplak hayatı içermemesi koşutluğunda belirginleşmektedir. Günümüzde artık siyasa’nın tasarımlanmış bir yaşam modülü yoktur, bunun yerine Agamben; bütün hayat tarzlarını ve bütün kuralları içerisine alabilen bir tür yersizleştiren yerleştirmeden bahseder ki; yeri olmayan yer olarak toplama kampı; bugün içerisinde yaşadığımız siyasi kalıbın ta kendisinin sonucudur, sadece savaş suçlularının tutulduğu bir yer olarak düşünülmemeli; özellikle soylulaştırma süreciyle birlikte gettolaşma vb türden başkalaşımlar geçirmektedir.
Bu bağlamda şu soru üretilebilir; yeraltı da bir tür nomos olarak dile getirilecekse;  tecrübe edilmiş nomosların onulmaz biçimde parçalanması der Agamben; halkın ve insan hayatlarının tamamen teni kaçış hatlarında yersizleştirilmesidir,  dikkat çekilmesi gereken husus bu ise; içe kapanarak örgütlenen ve ‘dışarı’ da ki konumunu bir biçimde kent içre kılmasıyla Agamben’in deyişiyle yeryüzünün yeni biyosiyasal ‘nomosu’, olarak ‘yeraltı’ imgelemi birlikte düşünülebilir mi?
Yeraltı filminde de, yerin altında ki bir sığınak da kurulan bir mekana kapatılmış insanların birebir hukuk ile uygulamanın birlikte üretildikleri VahşetMekan olarak değil, ikinci dünya savaşının kendisi haricindeki tüm diğer verili anlam bütünlüklerini ve parçalılıklarını yok ederek zamana ve dolayısıyla tarihe egemen olmasıyla, bir biçimde SavaşZaman’a dönüştürmesiyle silah üretim hanesi olarak çalışan bir belirsizlik alanında geçmektedir çoğunlukla, yeraltı kentine doğru genleşmekte, orada doruğa çıkmakta ve parçalanmaktadır filmsel anlatı. Kurguladığım benzerliği ise, biyosiyasal öznenin gene Agamben’den yola çıkarak günümüze dair tespitindeki hayatın şehre kazınmasının sonucunda nomosun kentin içerisine taşınması ve farklı farklı formlar almasından hareket ederek,  kampın özüne dair; istisnai durumun somutlaştırışı ve çıplak hayat üretimi olarak yeri olmayan yer olarak açınlayabilirim. İçinde işlenen suçlar(edimler, tercihler) ne kadar farklı olursa olsun, adı ne olursa olsun, böyle bir yapının inşa edildiği her yerde bir kampla karşı karşıyayız demektedir Agamben ki, dışlanma öğesi olarak gördüğü bu alanın tümcesi dışlanmanın tanımına ise; modern zamanlarda salt ekonomik ya da sosyal kavram olarak değil, pek ala siyasal bir kategori olarak bakılması gerektiğini söyler. Filmde, insanların yeraltında elli yılı aşkın bir süre tutulmasının silah tüccarlığı pozisyonunda yükselen bir karakterin şahsında siyasallaştıklarını görmekteyizdir,  kaldı ki aynı karakter, kontrol edemeyeceği ölçüde güçlendiğinde kişiliğinin zayıflıklarının kurbanı olarak vicdan azaplarının ve eski çağ tragedyalarını andırır bir şekilde dürüstlük sorunsalının içerisinde kontrolü elinden kaçırdığında, yeraltı kenti kendi kendini yok eder ve insanlar dışarı çıkar.  Neredeyse bütün Avrupa’nın yeraltını bir ağ gibi örmüş dolambaç yollardan dağıldıklarında, sinemasallaşmakta olan İkinci dünya savaşı ya da iç savaşta ki haliyle Yugoslavya değil, bilfiil modernitenin günümüzdeki halidir, Nomosları için yeraltını hazırlamış olan modern Avrupa, kanların yeraltı yollarının duvarlarından akmasıyla her koşul ve ölçekte dışlanacak, her şekilde çıplak hayatlaştırılabilecek olan halk yığınlarına hazırlanmış biçimde gördüğümüz nomosların üzerinde oturmakta mıdır yoksa?
Bu bağlamda Soykırımın modernitenin genotipinde bir sorun olmasına sıçrayarak,  onunda uygulandıktan yıllar yıllar sonra istatistikî belgelerde sayısallaştırılmak suretiyle görünür olmasının haricindeki bir tür kavram genişlemesine uğrayışına değinebiliriz, modernite onu da içreleştirmiş ve başkalaştırmış mıdır?

3
Zygmund Baumann’a göre kitle kıyımı moderniteye özgü yeni bir icat değildir. Tarihin düşmanlıklar tarihi oluşundaki ivmeler takip edildiğinde yeryüzü sahnesinden bütünüyle silinen kültürler, milletlerde mevcuttur. Bu bağlamda Yahudilerle uygulanmasıyla çok öne çıkarılan Holocaust benzersizliğini yitirmektedir ve kıyımı yok edebilme adına ürettiği büyük beklentilere insanların bir arada; aynı gezegende bir arada var olmak gibi oldukça önemli bir sorununa dair, yetersiz kalmıştır; ki moderniteyi bu bağlamda okumak da kanımca yanılgılar içerir. Yahudilere uygulanan Holocaust’un, kitle kıyımları dizisinin önemli bir bölümü olmaktan ibaret olduğunu tartışmaya açarken Baumann; soykırımla modernlik arasındaki seçmeli ilişkiye vurgu yaparak, modernitenin yetersizliği olgusunun, bizatihi doğrudan bir ilişki olarak, onu ortadan kaldırmak bağlamında değil, üretmek bağlamında olduğunu savlaştırır. Başarısızlığı olduğu kadar ürünüdür de modernitenin soykırım ve kitlesel kıyım aygıtları olarak bireysel veya toplumsal öfkenin, büyük tasarımlara kıyım sürecini taşıyamayacağından dem vurarak;  modern soykırım olaylarının muazzam boyutlarını dikkat çeker  Baumann ve şu sonuca ulaşır; ‘modern soykırım bir amacı olan soykırımdır.’
“Modern soykırıma karar veren ve yönetenlere göre toplum, bir planlama ve bilinçli tasarım konusudur. Topluma bir çok ayrıntısından bir ya da birkaçını değiştirmeksizin, orasını burasını düzeltmekten rahatsız eden hastalıklardan bazılarını iyileştirmekten daha fazla şey yapılabilir ve yapılmalıdır. Daha hırslı ve radikal hedefler seçilebilir ve seçilmelidir.; toplum yeniden oluşturulabilir, bilimsel olarak tasarlanmış genel bir plana uymaya zorlanabilir ve tüm bunlar yapılmalıdır.” Yalnızca varolan’dan-yani bilinçli müdahale olmaksızın varolandan-nesnel olarak daha iyi bir toplum kurulabilir”

Modern soykırımın bir araç olarak gerekliliğini, yolun sonuna varmak isteyenin atması gereken bir adım olarak görmenin, onu kusursuz olması arzu edilen toplum tasarımının taslağına uygun bir toplumsal düzeni sağlamaya çalışmak anlamına gelen sosyal mühendislik öğesi olarak yorumlamanın ardında yatan bu tarz kabullerin; modernist eylemin modern araçlarını tekeline alabilen mutlak bir iktidar tarafından benimsendiği ve bu iktidarı etkili bir toplumsal denetimden arındırdığı süreçte soykırımı üreteceğine de haiz olmanın altını çizer Baumann ve iki anlamda benzersiz olduğunu resmeder;
Holocaust’ un öteki tarihsel soykırım vakaları arasında, modern olduğu için benzersiz oluşuna yönelik, modern toplumun gündelikliği karşısında benzersizliğine direnmesi, modernliğin normalde ayrı tutulan sıradan faktörlerini bir araya getirmesi olarak ikiye indirgerken, özellikle ikinci olgunun altını çizerek; soykırımı oluşturan etmenlerin birlikteliğini alışılmamış ve ender olarak yorumlar. Gelgelelim istisna hali olarak tartışmaya açamayacağımız anlamana gelmez bu Soykırımı ve sistemin patlak verdiği bir kriz hali olmaktan çok, dışarıda bıraktıklarını içine alamadığı için dışarıda bırakan ve öyle ya da böyle onları da kapsamında tutma olarak kabul ettiğimizde istisnanın, sürekli ve bütünlüklü bir yapı olduğunu görmekteyizdir. Baumann bu bağlamda modern uygarlığın şiddetten arındırılmış karakterinin tam bir yanılsama olduğunu söylemekle, modern karakterin kendi kendini ilahlaştırmasındaki bir nevi anlam boşluğuna dayanır ve uygarlığın şiddetini tartışmaya açarak, uygarlaşma sürecinde gerçekte yaşanılanın şiddetin daha etkili biçimde yeniden düzenlenmesi ve şiddete yeni alanlar açılması olarak yorumlar. Şiddetin varlığı sadece gözden uzaklaştırılmaktadır. Bir anlamıyla da siluetleşmiştir denilebilir; daraltılmış ve özneleştirilmiş bakış açılarının, kişisel deneyime indirgenmeye çalışılan ulaşamayacağı soyutlanmış topraklarda veya görülemez alanlara taşınmasıyla varlığını sürdürmektedir.
Her ne kadar Baumann böyle düşünse de, Agambenci yaklaşımın uygarlığın içerisine nomosu metamorfoze ederek koyduğunu dillendirmiştik.

4
Agamben’e göre Foucault’un kendilik teknolojilerindeki arayışlarında sadece eski dünyadan modern dünyaya geçiş sürecinde bireylerin bir yandan kendi kendilerini özneleştirmelerini, bir yandan da kendi kendilerini dışsal bir denetimin gücüne bağlamalarını sağlayarak kendi benliklerini nesneleştirmelerini doğuran özneleştirme süreçlerini araştırmakla yetinmesi; biosiyaset mekânlarındaki ilgisinin de daralmasına ve yirminci yüzyılın totaliter rejimlerinin makro siyasal yapılanmalarına uzak durmasına yol açmıştır. Oysa Foucault çok önemli bir kanal açmaktadır, biosiyasetin farkına varabilmek; istisnai durumda egemenliğin dayandığı çıplak hayata hükmetmenin yerinden edildiğini gözlemleme olanağı sunmaktadır. ‘Modern devletlerin; hayata hükmetmenin ölüme hükmetmeye dönüştüğü ve biosiyasetin ölüm siyasetine dönüşebildiği bir hat var ise ‘ der Agamben ve ‘birbirinden kesin olarak ayrı iki mıntıkayı bölen sabit bir sınır değildir’ tespitinde bulunur. Ona göre bu hat sürekli hareket halindedir ve siyasal hayat alanından başka bölgelere doğru; egemenliğin ortak-yaşam ilişkisine doğru kaymaktadır. Bu zemin değiştirme/dönüşme sürecinde; istisnanın konumu ve hayatın siyasallaşmasına dair neler düşünebiliriz o halde?

5
İstisnai durumun; egemen iktidarın içeride olan ile dışarıda kalanı birbirinden ayırmasının imkânsızlığına dair; hukuksal olarak boş alanı, kendi uzamsallığının dışına çıkarak doldurmasının, özellikle günümüzde bir tür kapma aygıtı olarak metaforize edebileceğimiz devletin metamorfozuyla da birlikte ele alınması kanımca önemlidir. Bin yayla’dan beridir bildiğimiz gibi Kapma aygıtı, yersiz yurtsuzlaşmayı çevreleyen ve elde ettiğini dönüştürerek kendisine tabi kılan bir organizmadır. Devletlerin özellikle sermayenin ulus aşırılaşmasıyla ürettikleri devlet alanlarındaki işlevleri de, artan potansiyellerine rağmen değişmektedir. Transnasyonel sermayenin ekonomi alanını kurgulayacak ve inşa edecek hale geldiği günümüzde, “belirsizliği, güvensizliği ve sınırlarının içerisindeki devinimi” yönetme erkini devretmek zorunda kalan kapma aygıtının, istisnai kurallaştırmaya yönelmesi ve egemenlik paradoksunun belirsizlik alanı olarak gündelik hayat nomoslarında artan etkisinden söz edilebilir.  Bugün artık ‘Hayat ve Ölüm’ kavramlarının biyolojik kavramsallıklarından da öte siyasal kavramlar oluşlarının bilgisinin değeri artmıştır. Bu bağlamda yaşamın siyasallaşmasının analizi yapılabilir ve son kez Agamben’in düşüncelerine başvurulabilir.

 

6
Agamben’in Foucault’un iktidar ilişkileri ve siyasallaşan hayat üzerine düşüncelerini konumlandırdığı bağlam; biyolojik bedenin siyasal bedenden ayrımlanamadığı, kendini dillendirememe durumlarında kendilerini dillendirebilenlerden farklılaştırma imkanından yoksun olma hali olarak; salt yaşayan ve üreyen varlıklar olarak gündelik ve biyolojik yaşamları siyasallaşmış varlıklardan, siyasallaşmışlıklarında biyolojik ve gündelik yaşantılarına bulandığı insan tipidir. Bir bakıma çıplak hayat olan biyosiyasal bedeninin tamamen çıplak hayat biçimini almış bir hayat tarzının mümkün olup olamayacağı sorusunun sorulduğu düşünce de Agamben; “sadece kendi çıplak var oluşundan ibaret olan bir varlığın ve bunun kendi biçimi olan ve bundan asla ayrılamayan bir hayata dikkatle eğilerek, çıplak hayat’ın, tüm insan bilimlerinin ortak paydasında beliren belirsizlik alanı ‘nomos’ta nasıl var olabildiği ve kavramsal özünü taşıyabildiğini sorgularken, bir sınır eşiğinden bahsederek;
Saf varlık ve çıplak hayat’ın karşılaştırmalı okumasını perspektifine yerleştirdiğinde, nacizhane benim de bir biçimde birkaç kez dillendirmiş olduğum amma velakin bağlamsallaştıramadığım sonuca ulaşır ve siyasal iktidara teslim olmanın, ona tabii olmanın toplanıp birleştiği imge olan çıplak hayatı anlayabilmenin saf varlığı anlamaktan geçişine dem vurur; bir biçimde varlığın siyasal anlamını kavramak ve aynı zamanda ontolojik sırrını çözmek gereklidir;  öyle ki “metafizik düşünce, saf varlık sınırına geldiğinde siyaset(gerçeklik) alanına taşıyor; tıpkı siyasetin çıplak hayatın eşiğine geldiğinde teori alanına geçmesi gibi.
Bu ana tespiti zihnimin bir köşesinde tutarak Agamben’in siyasal ilişkiler analizine baktığımda ise; dışarısı ile içerisi arasındaki birinci tip ilişkinin neden yasaklama ilişkisi olarak, içerisi ile dışarısı arasında belirsizlik alanı ürettiği ve istisna durumun alanı ele geçirdiğini ve ikinci adımda egemen iktidarın temel etkinliğinin, siyasetin orijinal unsuru olarak doğa ile kültürün, saf varlık (zoe) ile onu tüm arka planları ile niteleyen kültürel/siyasal bütünlüğün(bios) eklemlenme eşiği olarak çıplak hayatı resmettiği ve elbette ki günümüz için batı medeniyetinde özellikle temel biyosiyasal paradigmanın kent değil, kamp oluşunu kavramaya çalışıyorum. Mevzuyu tekrardan sinema mecrasına taşıyarak;

 

7
Macar yönetmen Bela Tarr’ın Werckmeister Harmonies adlı 2001 yapımı filminin ana mekânı; bir nevi kentin ortasında bir kampta, kentin bütün çıplak bedenlerinin toplandığı ve birbirilerini öfkenin ve hüznün sınır çizgilerinde volta atarak izledikleri bir kent meydanıdr. Bir tür kamp olarak okunabilir o meydan; ta ki, insanoğlunun tarihindeki en büyük balinayı öldürüp devasa bir tır içerisinde o meydana getirip sergilediği güne kadar.

Çıplak bedenleri okumakta zorluk çekmemek için Ulrich Beck’in Risk toplumu kuramından 4. dünya kavramını araklayabiliriz; hiçbir sınıfsal katmana alınmayacak kadar ötelenmiş olmak, katmanların hemen yanı başlarında fakat işlevsiz olmak olarak da kısaca özetleyebiliriz.
Balina ölüdür ve tırın içerisinde sergilenmektedir, kimse balinayı yakından görebilmek için bilet almaz elbette ki, meydanı dolduran kütlenin birbirinden bağımsız ve herhangi bir senkronizasyona sığdırılamayacak ölçekte dağınıklığının karşısında ilk alımlamada absürtlük hissi yaratsa da, sinema-fikirler özellikle ölü ve etkisiz olmakla, diri ve çaresiz olmak arasında kurdukları bağıntılarla çıplak hayatı anlayabilmenin saf varlığa indirgenmekten geçişini dillendirmektedir, öyle ki sinematografik operasyon olarak uyumsuzluk izleği, herkese açık olan fakat şehirden kimsenin gitmediği kentin göbeğindeki terkedilmiş meydanın bir tür nomos oluşunu resmeder. Ölmüş bir balina yığınla çıplak bedende neden öfke patlamasına sebep olsun ki?

Katmerleşerek artan bir öfkeyle kentin başka bir biosiyaset mekânı olan hastaneyi basıp, mekânı darmadağın etsinler ve en az kendileri kadar çıplak olan hayatları bir nevi soykırımdan geçirsinler? Meydanı dolduran insanlar, kentin kaderine terkedilmiş yaşlı ve zayıf bedenlerinin ölümü bekledikleri bir sosyal sigorta kurumu olan hasthaneyi basarlar, mekanı yerle bir etmekle kalmaz, derisi kemiklerine yapışmış derece de çaresizce anlarını sayan hastaları öldüresiye döverler. Acaba tüm bunların sebebi balinanın kursuz bir huzurla uyuyor olması mıdır, o heybetli uyku varlıklarından mı tiksindir miştir kendilerinin?

Uyumsuzluğun uyum halini aldığı yaşam formlarında, pratikte olanın hukuk halini alabilmesi, hukukun kalıbına girecek kadar biçimsiz bir şekilde var olmasını örgütlediğine benzer şekilde, ölü ve alabildiğine iri olmanın ve kıpırtısızca yatmanın, o donukluğun ve hissizliğin, bir anlamda akamayan zamanın karşısında, zamanı ve mekânıyla kendi içeriğini örgütleyen istisnaya öfke duymaya dönüşmesini ne açıklayabilir?  Nomos’un muhatabı olma durumuna en yakınından tanık olan çıplak bedenlerde yarattığı tahribatın öfkeye dönüşmesi; bu öfkenin tekrar dönüp biosiyaset ilişkilerinden intikam almak adına mekânın içerisindeki daha da çıplak bedenlere saldırmasıyla, her yerde olduğu için hiçbir yerde olmayan, sürekli içine kapanarak dışarıyı kontrol edebilen,  en büyük hasarı çıplak bedenler arası uyuma verdiği için en dışarıda kalmışlarında tıpkı içeridekiler gibi kapanarak dahi olsa kendilerini korumasına izin vermeyen nomos’a ne demeli?

Kamp her yerdir. Soykırım soy ve kırım olarak da her yere kamp üzerinden taşınır!

 

 

Işık ve gölgeden oluşan simlakr beden; ben uydurdum!